Amazon kadını zırhını başkasından istemez, kendi kılıcını kendi döver.

İnsanın sırtındaki en büyük yük başkalarının yargıları değil, kendi içine usulca fısıldadığı o ham hakikatle yüzleşme cesaretidir. Çünkü en büyük çarpıtma, tarihin değiştirilmesi değildir; insanın kendi gerçeğini değiştirmesidir. Hakikat acele etmez, bağırmaz, kendini ispatlamaya çalışmaz. Bekler sessizce ve sabırla. Çünkü bilir ki insan, eninde sonunda kendi aynasının önüne dönecektir. Belki de bu yüzden o cesur kadınlar ölüm yolculuğuna bile aynalarıyla çıktılar. Çünkü ölümden korkmayan insanın korkacağı tek şey, kendine yabancılaşmaktı. Bedenlerini silahlar koruyabilirdi ama aynaları ruhlarını koruyordu. Gerçek zırh buydu.
Ne başkasını yenmekte, ne daha güçlü görünmekte, ne de tarihe adını kazımakta. Onur, insanın kendi gözlerinin içine utanmadan bakabildiği yerde başlıyordu. Bozkır bunu çok iyi biliyordu çünkü bozkır gösterişi değil, özü sınardı. Orada rüzgar, insanın bütün maskelerini er ya da geç savururdu. Geriye yalnızca yalın gerçek kalırdı.

Çürüyüş de tam burada başlardı. Dışarıdan değil, içeriden, sessizce ve kimsenin duymadığı küçük tavizlerle. Vicdana söylenen küçücük yalanlarla. İnsanı yıkanın büyük fırtınalar olduğu sanılır, oysa en büyük yıkım, yıllarca fark edilmeyen küçücük çatlaklardan başlar. Kökü kuruyan ağaç, yapraklarını dökmeden çok önce içten içe ölür. İnsan da önce ruhunda çürür. Sonra kelimeleri yorulur, bakışları donar, merhameti eksilir ve sonunda dokunduğu her şey biraz daha karanlık olur. O karanlığın ortasında, araf bile kırmızıya boyanır; ne tam anlamıyla yok olabilirsin ne de hayatta kalabilirsin. Kararsızlığın, sessiz kalmanın ve tavizlerin rengidir bu.

Ama bozkırın bildiği bir sır daha vardır; çürümenin olduğu yerde direnme de vardır. Her kırılmanın içinde yeniden doğacak bir irade saklıdır. Çünkü toprağı yaran fırtınanın gücü değildir, tohumun vazgeçmemesidir. İnsan da en çok kırıldığı yerden büyür. Hayat güçlü olanları değil, hakikatten vazgeçmeyenleri hatırlar.

Belki de bu yüzden, o topraklarda yürüyen kadınlar hiçbir zaman yalnızca meydanların muharip birer gücü değildi. Onlar; şefkatle sardıkları hastalarıyla, bağırlarına bastıkları çocuklarıyla, gözyaşlarında büyüttükleri özlemleriyle ve sevdiklerini yokluğun pençesinden söküp alarak hayatta tutan yaşamın ta kendisiydi. Yıkılan evleri yeniden kuran, eksilen ekmeği çoğaltan, ölüme ve yok oluşa karşı her nefeste hayatı yeniden doğuran kurucu bir iradeydiler. Devletleri ayakta tutan, toprağa can veren, orduyu da toplumu da kendi göğsünde emziren o gizli ve sarsılmaz güçtüler. Onlar hafızaydı, onurdu, direnişti, vicdandı ve belki de hepsinden önce bu dünyanın aynasıydı.

Bugün bu topraklarda haksızlığa sessiz kalmayan, evladını koruyan, sevdiklerinin yükünü omuzlayan ve adaleti tırnaklarıyla kazıyan her kadının sesinde bozkırın rüzgarı dolaşıyor. Her adalet arayışında bir Saka nefesi hissediliyor. Her başı dik yürüyüşte binlerce yıllık bir hafıza yeniden ayağa kalkıyor. Çünkü bazı miraslar kanla taşınmaz, karakterle yaşatılır. Ve bazı aynalar camdan yapılmaz, vicdandan yapılır. İnsan ömrü boyunca binlerce yüz görür, binlerce el sıkar, binlerce söz söyler, binlerce maske tanır. Ama sonunda herkes tek bir aynanın karşısında yapayalnız kalır.

İşte orada ne tarih çarpıtılabilir, ne sessiz yalan saklanabilir, ne de en kalın zırh insanı koruyabilir. Çünkü hakikat, en ağır zırhı bile delen sessiz bir oktur. Ve insanın verdiği en büyük mücadele hiçbir zaman meydanlarda verilmez.

En büyük zafer; kimsenin görmediği bir anda, kendi gözlerinin içine bakıp, bütün korkularına rağmen dimdik durabildiği o sessizlikte kazanılır. Ve o sessizliğin içinden yükselen, her türlü çürümeyi reddeden o sözü oluş, bütün ömrün özeti ve hakikate atılan ilk adımdır.

SONSÖZ
Amazon kadınlarının o eğilmeyen mirasını göğsümüzde taşıyarak, tarihin ve kendi aynamızın karşısında dimdik haykırıyoruz.

Buradayız… Eğilmedik… Teslim olmadık. Yaralandık ama çürümedik, iyileştik. Ve hala aynada kendi gözlerimizin içine utanmadan bakabiliyoruz.