Sevgili Okur,

Yorgun bir iş akşamı ve verandada, her yaz başlangıcında selam uçuşları yapan yarasa dostları bekliyorum. Geçen yaz aylarında bir ara iki çift halinde bile mıntıka kontrolü yaptıklarını görmüştüm. Bu sene garip bir sene. Yaz bir türlü gelmedi.

Yarasa dostlar da bu garipliğe bir anlam veremedi herhâlde.

Yine okuduğum bir kitaptan fotoğraf çekmişim ve yıldızlı mesajlara iliştirmişim:

“Gnothi Seauton.”

Yani:

“Kendini bil.”

Biz ne kadar biliyoruz kendimizi acaba?

Kendini bilmek nedir?

Yıldızsız bir gökyüzünde, zihninde yıldızlar çizerek dilek tutan bir insan bunu anlatabilir mi? Belki anlatır.

Düşüncelerin kafa tasının çeperlerine çarparak yerlere savrulduğu bir iklimde, kim kendini bilmenin yüzleşmesiyle uğraşsın ki? Bu ağırlığı neden sırtlansın?

Hepimiz dünyanın bu zaman diliminde yaşıyoruz. Yaşamın adı da biraz, onu nasıl yaşadığımızın bilinciyle şekilleniyor.

Bir filozof şair şöyle demiş:

Gün gelir…

Çivisi çıkar dünyanın…

Konuşamayanlar hatip…

Şifa veremeyenler tabip…

Yazamayanlar kâtip olur…

Bugün yine karşıma çıktı bu satırlar.

Kendimizi bilmek için önce kendimizi bilmemiz gerekir gibi bir paradoksa düşmeden şunu sorabilir miyiz:

Gerçekten çivisi çıkmış bir dünyada mı yaşıyoruz?

Yoksa asıl mesele dünyanın çivisinin çıkması değil de, bizim kendimizi okuyamıyor oluşumuz mu?

Ben biraz o patika yola girmek istiyorum.

İnsan kendini gerçekten ne zaman tanır?

Başarıda mı?

Başarısızlıkta mı?

Yoksa her sabah aynada gördüğü kişiyi kendisine yeniden tanıtmak zorunda kaldığında mı?

Benim yaşadıklarıma ve gördüklerime göre insan kendini daha çok başarısızlıkta tanıyor.

Bu başarısızlığın içine her şey girer.

Şirket yönetiminden aile yönetimine kadar uzanan uzun ve ince bir yol…

Başarı anında çatlaklar, hayal çamurlarıyla kapatılabiliyor. Başarısızlık zamanında ise küçük boya kırıkları bile derin fay hatlarına dönüşebiliyor.

Ama asıl mesele burada başlıyor.

İnsan gerçekten kendini tanıyabiliyor mu?

Başına gelenleri kavrayabiliyor mu?

Kendini biliyor mu?

Yoksa yaşadığı her olumsuzluğu başkalarının üzerine yıkarak kendini kurban rolüne mi yerleştiriyor?

Yıllar önce birlikte iş yaptığımız bir firma vardı.

Firma sahibi ateşten gömlek gibiydi; değeni yakıyordu. En ikna edici huyu ise hayal satmasıydı. Hayal alıcısı da hep oldu.

Ben çalışırken arka planda birçok firma açtı, kapattı. Birçok malzemecinin ve proje firmasının canını yaktı. Sonra ortağından dinledim:

“Beni de kandırdı.”

Tahmin ediyorum kırk senelik piyasa ömrü ona da jet gibi gelip geçti.

O kadar şey yaşadı, o kadar şey yaşattı ama değişmeyen tek bir gerçeği vardı:

Hep diğerleri suçluydu.

Biz de o dönem ona göre suçlu çıktık.

İşte kendini bilmek burada başlıyor.

Yaşadıklarını okuyabilmekte…

Kendi payını görebilmekte…

Çünkü bilinç o an seni terk etmişse, sana gerçeği anlatmanın hiçbir anlamı kalmıyor.

Aksi durumda herkes suçlu olur.

Bir tek sen haklı kalırsın.

Sonra da ömrünün sonuna kadar aynı duvara çarpıp durursun.

Belki de “kendini bil” denilen şey, başarı anında kendine hayran olmak değil; başarısızlık anında kendinle yüzleşebilmektir.

Çünkü insanın gerçek karakteri alkışın içinde değil, mazeretlerinin bittiği yerde ortaya çıkar.

Sağlıcakla.