Gerçek, duygularımızla pazarlık yapmaz. Can acıtır diye geri çekilmez, sevilmedi diye biçim değiştirmez. Duygular gelir geçer; gerçek yerinde kalır. Hissettiklerimiz yorumdur, gerçek zemindir. Zemin kayarsa herkes düşer.
Bugün çoğu insan duygusunu hakikat sanıyor. Kızgınsa doğru, üzgünse haklı, inanıyorsa gerçek… Oysa duygu, gerçeğin ölçüsü değildir. Gerçek; hissettiğimiz değil, olandır.

Gürültü yalanın işidir, kalıcılık gerçeğin. Gerçek, anlatıdan güçlüdür. Söz eğilir, cümle süslenir, hikaye cilalanır. Ama gerçek anlatılmasa da vardır. Bastırılır, ertelenir, üstü örtülür. Bir süre sessiz kalır. Sonra en beklenmedik anda kendini dayatır. Çünkü gerçek bağırmaz; bekler. Gürültü yalanın işidir, kalıcılık gerçeğin.

Bugün gürültü çoktur. Başlıklar bağırır, ekranlar parlar, kalabalıklar tekrar eder. Gerçek ise köşede durur. Sabırlıdır. Çünkü bilir; zaman, en sadık tanığıdır.

Gerçek kişiye göre şekil almaz. “Herkesin kendi gerçeği” olabilir ama hakikat tektir. Bakış açısı değişir, olgu değişmez. Perspektif oynar, zemin oynamaz. Gerçek, çoğunluğa bakıp yön değiştirmez; alkışa göre eğilmez.
Elbette herkes “gerçeği” ister. Ama çoğu, gerçeğin kendisine dokunmamasını şart koşar. İşine, konforuna, alışkanlıklarına değmediği sürece… O noktada gerçek, istenmeyen misafire dönüşür.

Gerçek bedel ister. Gerçek rahatlatmak zorunda değildir. O bir teselli değil, bir yüzleşmedir. Bazen adil değildir, bazen güzel değildir, çoğu zaman serttir. Ama vardır. Onu daha iyi hale getirmek insanın işidir; inkar etmek değil.
Gerçek bedel ister. Gören için sorumluluk, söyleyen için yalnızlık, savunan için mücadele…

Bu yüzden herkes gerçeği merak eder ama azı katlanır. Çünkü gerçek bilgi değildir yalnızca; yüktür. Omuz ister, omurga ister. Dik durmayı gerektirir.
Gerçek özgürleştirir ama önce ağırlaştırır. Maske düşer, bahaneler biter, sığınaklar yıkılır. Uzun vadede insanı ayakta tutan tek zemin gerçektir. Yalanla yaşanır belki; ama gerçekle yürünür.

Peki, gerçeği görmek neden bu kadar zordur? Çünkü gerçek konforu bozar, İnsan zihni huzuru sever. Alışılmış olan güvenlidir. “Böyle gelmiş, böyle gider” demek rahatlatır. Gerçek ise bu düzeni yıkar. Yanıldığını kabul etmek; hatayı, ihmali, korkuyu görmek demektir. Zihin çoğu zaman doğruya değil, rahat olana meyleder.

Çünkü gerçek sorumluluk yükler. Gördüğün an “bilmiyordum” deme hakkın biter. Sessizlik bile bir tercihe dönüşür. Görmek; taraf olmak demektir. Bedel ödemeyi, bazen yalnız kalmayı göze almak demektir. İnsan çoğu zaman gerçeği değil, kaçışı seçer.

Çünkü ego gerçeğe düşmandır. Gerçek çoğu zaman şunu söyler: “Haklı değildin.” Ego bunu sevmez. İnsan kendini iyi, doğru, masum görmek ister. Gerçek ise aynadır. Hoşuna gitmeyen yüzünü de gösterir. Aynaya bakmak cesaret ister.

Çünkü korku gerçeği sisler. Gerçek düzeni bozar, ilişkileri bitirir, çıkarları zedeler. İşini, itibarını, çevreni kaybetme korkusu gerçeği bulanıklaştırır. İnsan bazen bilerek kör olur. Çünkü görmenin bedeli ağırdır.

Çünkü kalabalık yalanı normalleştirir. Bir yalan yeterince tekrarlandığında “gerçek” gibi görünür. İnsan sürüden ayrılmamak için gözünü kapar. Yanılmayı, yalnız kalmaya tercih eder. Çünkü dışlanmak, yanılmaktan daha ürkütücüdür.

Gerçek zaman ister, derinlik ister, düşünmeyi ister, sorgulamayı ister. Yüzey ise kolaydır, hızlıdır, hazırdır. Bugün çoğu insan hakikati aramak yerine, sunulana inanmayı seçer.

Bu noktada karşımıza o kadim sahne çıkar; Mağara.

İnsanlar zincirlenmiştir. Başlarını çeviremezler. Arkalarındaki ateşin önünden geçen nesnelerin duvara düşen gölgelerini gerçek sanırlar. Gölgeler… Görünüşler… Yanılsamalar… Gerçek sandıkları şey, yalnızca yansımadır.

Zincirleri kırmak mümkündür ama zordur. Ağrılıdır ve korkutucudur. Bu yüzden insanlar zincirleri kırmak yerine, gölgeleri izlemeyi tercih eder. Çünkü gölgeler tanıdıktır. Çünkü karanlık alışılmıştır. Çünkü ışık göz alır.

Oysa gerçek, mağaranın dışındadır. Duyularla değil, akılla kavranır. Zihinden bağımsızdır, somuttur, nesneldir. Hayaletler hakikat değildir. Yanılsamalar gerçek değildir. Düşler, tasarımlar, öznel kanılar… Hepsi zihnin ürünüdür. Gerçek ise zihnin dışında da var olandır.

İnsanın trajedisi tam da burada başlar: Hakikati görme imkanı varken, gölgeyi seçmek.
Gerçek; inkar edilse de var olandır. Üstü örtülse de sızandır. Ertelense de hesap sorandır.

Ve en sade haliyle… Gerçek, kaçamadığındır.
Görmemek geçici bir huzur verir, görmek ise kalıcı bir ağırlık.

SONSÖZ
Özgürlük, ancak o ağırlığı taşıyabilenlerin payına düşer.