Bir spor salonunda ya da bir stadyumda İstiklal Marşı çalmaya başladığında boğazınıza oturan o düğümü iyi bilirsiniz. Gözleriniz dolarken aynı anda içinizde tarif edemediğiniz bir gurur ve burukluk yükselir.

Çünkü o an yalnızca bir maç kazanılmamıştır; yılların emeği, yok sayılmanın acısı, imkansızlıkların içinden filizlenen sarsılmaz bir irade ve ay-yıldızlı bayrağın gökyüzüne yükselişi vardır. O kürsüye çıkan sporcular, sadece rakiplerini yenmez; önyargıları, ilgisizliği, imkansızlıkları ve çoğu zaman da sistemin adil olmayan çarklarını yenerler. Madalyalar boyunlarına takılırken, aslında omuzlarında koca bir milletin geleceğe dair umudu taşınır.

Geçtiğimiz yıl milyonlarca insan ekran başında Filenin Sultanları’nı izlerken gözyaşlarını tutamadı. Bu gözyaşları yalnızca bir şampiyonluğun sevinci değildi elbette. Aynı zamanda, dünyanın zirvesine çıkan kadınlarımızın dönüş yolunda ekonomi sınıfı koltuklarda saatlerce yolculuk etmek zorunda bırakıldığını görmenin, bu ülkeye yaşatılan o derin vefasızlığın burukluğuydu. Bir tarafta milyarlarca liranın aktığı, trilyonluk bütçelere rağmen her yıl düş kırıklığı üreten ve liyakatsiz yöneticilerin elinde bir futbol düzeni… Diğer tarafta ise dünya şampiyonlukları kazanan, Avrupa’yı ve olimpiyatları fetheden; buna rağmen kendi bütçesini yaratmak için kapı kapı sponsor arayan kadın sporcularımız…

Bugün Türkiye’nin gurur tablosuna baktığımızda meselenin yalnızca voleyboldan ibaret olmadığını görüyoruz. Görme engelli kadınlarımızdan oluşan Goalball Milli Takımımız, dünyanın en güçlü ekiplerini geride bırakarak üst üste Paralimpik ve Dünya şampiyonlukları kazandı. Takımın yıldızı Sevda Altunoluk, bugün dünya goalball tarihinin "Messi'si" olarak kabul ediliyor ama sokaktaki kaç kişinin bundan haberi var? Tekvandoda Merve Dinçel, Nafia Kuş, İrem Yaman ve Hatice Kübra İlgün defalarca dünyayı dize getirdi. Boksta Busenaz Sürmeneli, Buse Naz Çakıroğlu ve Hatice Akbaş ringi önyargılara dar etti. Güreşte Yasemin Adar Yiğit ve Buse Tosun Çavuşoğlu, "Kadından dünya şampiyonu olmaz" diyen sığ anlayışı tarihin çöplüğüne gönderdi.

Listeyi okudukça insanın hem gururdan göğsü kabarıyor hem de bu isimlerin popüler kültür tarafından unutturulmasına içi sızlıyor. Aerobik cimnastikte Ayşe Begüm Onbaşı; paralimpik yüzme ve okçulukta Sümeyye Boyacı, Sevilay Öztürk ve Öznur Cüre Girdi; serbest dalışta derin mavilikleri dize getiren Şahika Ercümen, Derya Can ve Fatma Uruk; açık sularda dondurucu soğukları aşan Aysu Türkoğlu; yüzmede Merve Tuncel ve Viktoria Zeynep Güneş… Her biri farklı kulvarlarda yarıştı ama hepsi aynı bayrağın gölgesinde, daha az imkan, daha az bütçe ve daha az görünürlükle ama çok daha büyük bir inançla mücadele etti.

Bugün kazandığımız hiçbir zafer tesadüf değildir. Bütün bu başarıların temeli, bundan bir asır önce Cumhuriyet’in ilk yıllarında atıldı. Mustafa Kemal Atatürk, "Bir toplum, bir cinsin yüzyılımızın gereklerini elde etmesiyle yetinirse, o toplum yarıdan fazla güçsüz kalır" diyerek kadınların toplumsal yaşamın her alanında yer almasını bir vizyon olarak ortaya koydu. Henüz kadın voleybolunun adının bile bilinmediği 1920’li yıllarda bir kadın bütün ezberleri bozuyordu. Sabiha Rıfat Gürayman. Fenerbahçe Erkek Voleybol Takımı’na girdi, takımın kaptanı oldu ve 5 erkek arkadaşıyla İstanbul şampiyonluğunu kazandı. Sahada ona "Uçan Parmaklar" dediler.

Sabiha Rıfat’ın hikayesi sahada bitmedi. Türkiye’nin ilk kadın inşaat mühendislerinden biri olarak, Mustafa Kemal Atatürk’ün ebedi istirahatgahı olan Anıtkabir’in başmühendisliğini üstlendi. Erkek işçilerin, Anadolu’nun zorlu şartlarının başında durdu; Anıtkabir’in her taşına emeğini kazıdı. Şantiyeyi ziyarete gelenlerin bir kadını başmühendis koltuğunda gördüklerinde yaşadığı şaşkınlık, Cumhuriyet kadınının sarsılmaz iradesi karşısında saygıya dönüştü. Düşünsenize; bir elinde voleybol topuyla şampiyonluk kupası kaldıran, diğer elinde mühendislik cetveliyle Anıtkabir’i inşa eden bir kadın… Ve bugün Filenin Sultanları’nın kupayı kaldıran elleriyle Sabiha Rıfat’ın Anıtkabir’in taşlarına dokunan elleri arasında kopmaz bir bağ vardır ve o bağın adı Cumhuriyet’tir.

Asıl mesele sadece altın madalya kazanmak değildir; asıl mesele o madalyaya giden yoldaki yalnızlığı bitirmektir. Kendi imkanlarıyla kampa gitmeye çalışan, ailelerinin desteğiyle ayakta kalan ve buna rağmen dünya devlerini dize getiren bu gençler, azmin ve liyakatin yaşayan abideleridir. Bir ülke, şampiyonlarını yalnızca zafer gecelerinde alkışlayıp o zafere giden imkansızlıkları görmezden geliyorsa orada ciddi bir vefa sorunu vardır. Adalet sadece mahkeme salonlarında aranmaz; adalet bir spor salonuna ayrılan bütçede, bir sporcunun uçak biletinde ve bir şampiyona gösterilen değerde saklıdır.

SONSÖZ

Mustafa Kemal Atatürk’ün "Ey kahraman Türk kadını! Sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın" sözü, bugün fileden yükselen bir smaçta, ringdeki bir yumrukta, minderdeki bir zaferde ve kulvarda atılan bir kulaçta yaşamaya devam ediyor.

Bu ülkenin gerçek gücü, popülist futbol masallarında değil; vazgeçmeyen kadınlarının iradesinde ve ay-yıldızlı bayrağı her koşulda göklere taşımaya ant içmiş yüreklerinde saklıdır. Bayrak göğe sadece rüzgarla yükselmez; onu asıl yükselten, emeği görünmeyen ama vazgeçmeyi hiç bilmeyen kadınlarımızın sarsılmaz iradesidir.