Sevgili Okur,
Dalaman’a iş seyahatine gidiyorum ve uçakta kaleme alıyorum bu yazıyı. Kahve, Schopenhauer, kulaklık ve düşüncelerim hep birlikte gidiyoruz.
NATO zirvesinden dolayı bu haftayı iş seyahatlerine ayırdım ve iki günde Hatay’daydım.
Hatay çok etkiledi beni.
Meritokrasi yani liyakat terimini tüm benliğimle hissettim.
Bir şehir düşünün…
Depremden sonra hâlâ büyük çoğunluğu inşaat alanı gibi. Trafik keşmekeş içerisinde. Nereden aktığı belli olmayan yollar, şehir merkezinde toz bulutları, her köşede iş makineleri…
Trafikte birkaç sürücünün kolaylıkla tolere edilebilecek durumlara yüksek tepki gösterdiğini gördüm.
Sonra düşündüm.
Belki de haklılardı.
Çünkü bazen insanın tahammül sınırı, yaşadıklarının ağırlığı altında kalabiliyor.
Meritokrasi bu işin neresinde derseniz, umuyorum tozlu enkazların altında değildir.
Bir arkadaşıma:
“Bir Hatay yeniden inşa ediliyor. Birçok konut bitme seviyesine gelmiş. Neredeyse merkezi tamamen yıkılmış bir şehirde, bu kadar kısa sürede bu kadar konutu hayata geçirmek her yönden çok zor bir iş.” dedim.
Cevabı kısa oldu:
“Zamanında kâğıt gibi bu evlere ruhsat vermeselerdi.”
O da haklıydı.
Belki de liyakat dediğimiz şey tam olarak bu iki cümlenin arasında bir yerde duruyor.
Yapabilmek kadar, doğru yapabilmek.
Hatay’a arabayla giderken yine size tavsiye edebileceğim bir kitap dinledim.
Üst düzey banka yöneticisi Ömer Aras’ın “Deneyimler: İnsan Paylaştıkça Çoğalır” kitabı.
Bir bankacının gözünden risk, yönetim ve kurum kültürünü anlatıyor.
Kitapta özellikle bir kavram dikkatimi çekti:
Liyakat.
Organizasyonların can damarı olarak tanımlıyor.
Finansbank’ın büyüme hikâyesinde sadece paradan, sistemden veya stratejiden değil; doğru insanın doğru yerde olmasından bahsediyor.
Şu an AJet uçağında yazıyorum bu satırları.
Havacılıkta kurallar her şey demektir.
“Bizim tanıdık var. Bir zahmet yardımcı kaptan pilot olsa.” denilecek bir alan değildir.
Evet, sahte doktorların ameliyata girdiğini duyduk ama Türkiye’de sahte pilot olayı şu an aklıma gelmiyor.
Çünkü gökyüzü torpili sevmez.
Torpilli uçan kanatlar varsayımından tekrar yere inersek, aslında anlatmak istediğim şey liyakatin ağırlığı.
İnsanlık tarihi boyunca liyakat çoğu zaman kenarda kalmadı mı?
İlkel güdülerle hareket eden toplumlar meritokrasi basamaklarını daha yavaş mı çıkıyor?
Yazının başında bana eşlik ettiğini söylediğim Schopenhauer, “Yaşamın Bilgeliği Üzerine Aforizmalar” kitabında insanın kendisine kalan zamanı ve zihinsel dünyasını çok değerli bir yere koyar.
Belki de insanın en büyük özgürlüğü, hak ederek ulaştığı yerde kendi bilinciyle var olabilmesidir.
Çünkü liyakat olmadan gelen koltuk, insana boş zaman vermez.
Sadece taşıyamadığı bir ağırlık verir.
Teknoloji kimin sayesinde gelişiyor?
Geçmişte günlerce, belki aylarca süren mesafeler bugün içinde bulunduğum uçak sayesinde birkaç saate düşerken; liyakat bulutların üzerinden, kuyrukta bile araya girmeye çalışan insanlara belki biraz alaycı bakıyordur.
Çünkü birileri zamanında o zincire sıkı tutunmuş.
Birileri hesap yapmış.
Birileri öğrenmiş.
Birileri gerçekten o koltuğu hak etmiş.
İlkel kelimesinin hiç çağrıştırmadığı bir olayla yazımı bitirmek istiyorum. Zaten gerçek pilotumuz Dalaman’a doğru alçaldığımızın anonsunu geçti.
Birkaç sene önce sektörde havalandırma işi yapan, geçmişten de tanıdığım biriyle öğle yemeğinde buluştuk.
Masada onun iş alanında karar verici bir kişi daha vardı.
Yemek boyunca aldığı işleri, yaptığı projeleri ana yemek öncesi gelen bal kaymağı kıskandıracak şekilde anlattı durdu.
Anlattıklarının içinde finans yoktu.
Risk yoktu.
Planlama yoktu.
Sadece masanın üzerinde dolaşan işler vardı.
Bir isim geçince:
“İyi bilirim, abim gibidir.” dedi.
Telefonu aldı, aradı.
Karşı taraf açmadı.
“İşi vardır, döner bana.” diyerek yemeğiyle tekrar buluştu.
Birkaç saat boyunca neredeyse hep o konuştu, biz dinledik.
Geçenlerde bir sektör sohbetinde o kişinin iflas ettiğini ve piyasaya ciddi borç bıraktığını öğrendim.
Peki liyakat bu hikâyenin neresinde?
O kişi çekirdekten gelen iyi bir ustaydı.
Ama ustalık becerisi ile şirket yönetme becerisi aynı şey değildi.
Bu, çekirdekten gelen herkes başarısız olur demek değil.
Tam tersine…
Kendi eksik tarafını bilip yanına doğru insanları koyabilen birçok başarılı şirket var.
Belki de liyakat, insanın her şeyi bilmesi değildir.
Nerede pilot, nerede yolcu olduğunu anlayabilmesidir.
Çünkü bazen en büyük tehlike bilmeyen insan değildir.
Bilmediği halde kokpite oturmak isteyendir.
Sağlıcakla.