Bazı insanlar aramızdan ayrılır ama kelimeleri yaşamaya devam eder.Gülmeyi de düşündürmeyi de bilen büyük usta RIFAT ILGAZ'ı 7 Temmuz 1993 ölüm yıl dönümündesevgi, saygı ve özlemle anıyorum. Kalemini yalnızca mizah için değil, insanın vicdanına dokunmak için kullanan Rıfat Ilgaz'ın bıraktığı iz,yıllar geçse de silinmiyor.
Onu anmanın en güzel yolu da eserlerini yeniden okumak ve yeni kuşaklara anlatmak olsa gerek.
İnsan gençken geleceğin çok uzakta olduğunu sanıyor.
Oysa hayat, bazen bir masayı çekip yanınıza getiriyor.
Yıl 1983...
Kastamonu'da bir lokantada çalışıyorum. Haftanın altı günü tabak taşıyor, masa siliyor,
sipariş yetiştiriyor; yedinci gün ise kendimi ödüllendirmek için küçük hayaller kuruyorum.
O gün izin günümdü.
"Bugün müşteri olmayacağım.
" dedim kendi kendime.
"Bir günlüğüne de olsa ben de masaya oturanlardan olayım.
"
Evden çıktım. İstikamet, Batı Karadeniz'in saklı cennetlerinden Gideros Koyu.
Ne ilginçtir...
Bugün turistlerin fotoğraf çekmek için yarıştığı o koyun, binlerce yıllık bir geçmişi olduğunu o gün bilmiyordum. Milattan önceki çağlardan beri gemilerin sığındığı, nice medeniyetlerin uğradığı o limanda ben ise tek bir şeye sığınıyordum: Memleket özlemine...
Annem...
Babam...
Kardeşlerim...
İnsan, genç yaşta ekmeğinin peşinden memleketinden uzak düşünce, deniz ne kadar güzel olursa olsun içinde hep küçük bir dalga eksik kalıyor.
Bir masaya oturdum.
Yemeğimi söyledim.
İçeceğimi söyledim.
Sonra başladım en sevdiğim işe...
Hayal kurmaya.
O kadar çok hayal kuruyordum ki, garson "Başka isteğiniz var mı?" dese,
"Biraz umut getirir misiniz?" diyecek hale gelmiştim.
Tam o sırada karşı masada yalnız oturan benden yaşça büyük bir abi dikkatimi çekti.
Göz göze geldik.
Gülümsedi.
Sonra eliyle beni çağırdı.
"Delikanlı... " dedi.
"Ben de yalnızım, sen de yalnızsın. Gel birlikte oturalım.
"
Hayatta bazı davetler reddedilmez.
Garson benim tabağı, bardağı topladı; ben de hayatımın en ilginç masasına taşındım.
Sohbet başladı.
"Nerelisin?"
"Ne iş yapıyorsun?"
"Kaç yaşındasın?"
Derken ben de merak edip sordum:"Abi, sen ne iş yapıyorsun?"
Kadehinden küçük bir yudum aldı.
Sonra gayet sakin bir sesle...
"Yazarım. " dedi.
Benim için "yazar" , okul kitaplarının arkasında adı küçücük yazan görünmez insan demekti.
Şaşırdım.
"Ne yazıyorsun?"
"Gördüğüm insanları...
"
"Yaşadıklarımı...
"
"Belki seni bile yazarım.
"
İçimden geçirdim:
"İnşallah beni yazarsa boyumu biraz uzun yazar.
"
Sonra bana döndü.
"Türk filmleri izler misin?"
"Çok.
"
"Hababam Sınıfı'nı biliyor musun?"
"Bilmez olur muyum! Defalarca izledim.
"
Gülümsedi.
"İşte...
"
"Onu yazan benim.
"
İlk anda beynim durdu.
Çünkü bizim kuşak oyuncuların adını ezbere bilirdi.
Ama yazarı?
Hiç düşünmemiştik.
"Benim adım Rıfat Ilgaz.
"
Bir an sustum.
Sonra fark ettim ki, karşımda sadece bir insan değil; milyonları güldüren cümlelerin sahibi oturuyordu.
Hababam Sınıfı'nın arkasındaki kalem...
O gün bana edebiyat dersi vermedi.
Roman anlatmadı.
Şiir okumadı.
Sadece insanı anlattı.
"İnsanları gözlemlerim. " dedi.
"Onların hikâyelerini dinlerim.
"
"O hikâyeler gün gelir kitaba dönüşür.
"
İşte o an anladım...
Yazar olmak, sadece yazmak değilmiş.
Önce insan biriktirmek gerekiyormuş.
Belki de bu yüzden Hababam Sınıfı hâlâ yaşıyor.
Çünkü kahramanları hayal ürünü değil; hayatın içinden çıkmış insanlar.
O gün Gideros'un dalgaları kıyıya vuruyordu.
Biz ise iki yabancı gibi oturmuş, sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi sohbet ediyorduk.
Ben geleceği merak ediyordum.
O ise geçmişten hikâyeler çıkarıyordu.
Ben hayatı yaşamaya çalışıyordum.
O ise yaşananları ölümsüzleştiriyordu.
Ayrılırken ne imza istedim...Ne fotoğraf çektirdim...
O yıllarda cep telefonu yoktu.
Selfie hiç yoktu.
Belki de iyi ki yoktu.
Çünkü bazı anılar albümlerde değil, insanın kalbinde saklanınca daha güzel yaşlanıyor.
Bugün dönüp geriye baktığımda düşünüyorum.
Kim bilir...
Belki de Rıfat Ilgaz gerçekten beni bir satırına koymuştur.
Belki adımı değiştirmiştir.
Belki mesleğimi.
Belki de hiç yazmamıştır.
Ama emin olduğum bir şey var.
O gün benim hayat kitabıma unutamayacağım bir sayfa yazdı.
Ve yıllar sonra anladım ki...
Hayatta bazen en büyük servet, cebindeki para değildir.
Hiç beklemediğin bir masada, hiç tanımadığın bir insanla kurduğun dostluktur.
Bir koy vardı...
Deniz sustu, insanlar konuştu.
Bir masa vardı...
Kadehler tokuştu, hayat yazıldı.
Ve ben öğrendim...
Bazı insanlar kitap yazar.
Bazıları ise farkında olmadan bir kitabın en güzel sayfası olur.
Teşekkürler Rıfat Ilgaz...
Hababam Sınıfı'nı yazdığın için değil...
Bir gün, Gideros'un kıyısında yalnız oturan bir delikanlıyı masana davet ettiğin için…