Sivas denildiğinde aklıma birçok şey gelir. Pir Sultan Abdal'ın yüzyılları aşan direnişi, Hızır Paşa'nın zulmü, Anadolu'nun bağrından yükselen halk ozanları, deyişler, türküler ve dünyaca tanınan sevimli dostlarımız Kangal köpekleri… Sivas, kültürüyle, tarihiyle ve insanıyla Anadolu'nun en önemli şehirlerinden biridir.
Ama ne yazık ki, bu kadim şehrin adı anıldığında içimde başka bir türkü daha çalmaya başlar: Madımak Türküsü.
Bu türkü, sazla söylenen bir türkü değildir. Bu türkü, yakılarak susturulmak istenen şairlerin, yazarların, sanatçıların ve aydınların türküsüdür. Her temmuz ayında yeniden duyulur; bazen bir ağıt, bazen bir çığlık, bazen de insanlığın vicdanına sorulan bir soru olarak.

Ateş bile 1993 yılında Sivas'ta yaptığına utandı. Suyun bile söndüremediği bir yangındı
Sivas.
Bu satırları yazarken, Madımak'tan sağ kurtulan arkadaşım Haydar Ünal'ın yıllar önce bana anlattıkları kulaklarımda yeniden yankılanıyor. Aradan geçen bunca yıla rağmen, o günü anlatırken gözleri dolar, sesi titrer, boğazı düğümlenir. Onu dinlerken, sanki o karanlık günü onunla birlikte yaşamış gibi hissederim.
"Şairleri, yazarları şehrin ortasında topladılar ve yaktılar, " demişti bana. Ardından da, sesi daha da kısılmıştı:
"Niye hep biz ölüyoruz, niye hep biz işkence görüyoruz? Metin Altıok abim,
'Burada kalanlar ölenlere şiir yazar, ' demişti. Biz de yazmaya devam ediyoruz. " Haydar'ın anlattıklarına göre, Pir Sultan Abdal etkinlikleri için Ankara'dan büyük bir heyecanla yola çıkmışlardı. Gece boyunca türküler söylenmiş, şiirler okunmuştu.
Hiç kimsenin aklının ucundan bile geçmeyen bir şey vardı: Ertesi gün tarihin en büyük utançlarından birine tanıklık edecekleri. Sivas'a vardıklarında her şey normal görünüyordu. Ancak kısa süre sonra toplantı salonlarının dışından yükselen bağrışmalar, hakaretler ve tehditler, yaklaşan felaketin habercisi olmuştu. Tertip komitesi katılımcıları otellerine dönmeleri konusunda uyarmıştı.
Otele döndüklerinde ise korku artık görünür hâle gelmişti. Dışarıdaki kalabalık giderek büyüyor, sloganlar, tekbirler ve küfürler birbirine karışıyordu. Taşlar otelin camlarını kırmaya başladığında, içeride bulunanlar çaresizlik içinde kendi yöntemleriyle savunma hazırlıkları yapmaya çalışmışlardı.
Ama herkes biliyordu ki, bu bir savunma değil, yalnızca umutsuzluğa karşı gösterilen son direnişti. Daha sonra ateş yükselmeye başlamıştı.
Önce dışarıdaki araçlar yanmış, ardından duman bütün binayı kaplamıştı. İnsanlar çarşafları ıslatıp başlarına sarıyor, üst katlara çıkmaya çalışıyor, bir yandan da yardım bekliyordu. Bir ara içeri giren polislerin "İçinizde polis var mı?" diye sorduktan sonra geri çekilip gitmeleri ise, olayın tanıkları için unutulması mümkün olmayan anlardan biri olarak hafızalara kazınmıştı.
Haydar ve arkadaşları, son anda fark ettikleri bir pencereden, çarşafları birbirine bağlayarak havalandırma boşluğuna inmeyi başarmışlardı. Bu, yaşamla ölüm arasındaki ince çizgiden geçmek gibiydi. Saatler sonra hastanede televizyon ekranlarından öğrendikleri gerçek ise, yaşadıkları dehşeti daha da büyütmüştü: Otuz üç sanatçı, iki otel çalışanı yaşamını yitirmişti.
O gün Sivas'ta yalnızca insanlar yanmadı.
Türküler yandı. Şiirler yandı. Dostluklar yandı. İnsanlığın vicdanı yandı.Yüzyıllar önce Pir Sultan Abdal'ı darağacına gönderen anlayışla, Madımak'ta insanları ateşe teslim eden zihniyet arasında kurulan tarihsel bağ, belki de bu ülkenin en acı gerçeklerinden biridir.
Bugün hâlâ kendime aynı soruyu soruyorum: Bir insan, bir şiirden, bir türküden, bir düşünceden neden korkar?
Belki de bu yüzden Madımak yalnızca bir bina değildir. Madımak, unutursak yeniden yaşanabilecek bir acının adıdır.
Albert Einstein'ın şu sözü, sanki tam da o günler için söylenmiştir:
"Dünya, kötülük yapanlar yüzünden değil, onları seyredip hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir. "
Kırmızıyı küstürdük Sivas.
Ama türkülerimizi susturamadılar.
Biz yaşadığımız sürece, Madımak Türküsü söylenmeye devam edecek.