Gece olunca dünya aynı dünya ama insanlar aynı insan değildir.
Gündüz birbirine "Kolay gelsin.
" diyenler, gece olunca hayatın anlamını konuşmaya başlar.
Gündüz "Bir çay alabilir miyim?" diyen adam, gece saat on ikiden sonra "Hayat gerçekten
nedir?" diye sorgular. Demek ki bazı sorular güneşten çekiniyor.
Gece ilginçtir... İnsan, gündüzün gürültüsünden sıyrılıp kendi sesiyle baş başa kalır. Sessizlik
konuşmaya başlar. Duvardaki saatin tıkırtısı bile bir senfoni gibi gelir. Pencereden içeri
süzülen ay ışığı, bazen yıllardır unuttuğunuz bir anıyı getirip usulca yanınıza oturtur.
Belki de bu yüzden kitaplar gece daha güzel okunur. Bir romanın kahramanıyla aynı sokakta
yürüdüğünüzü sanırsınız. Şiirler daha derin anlam kazanır. Tiyatro perdeleri akşam açılır,
konser salonları gece dolar. Çünkü sanat, karanlıkta daha parlak görünür.
Aşk da biraz geceyi sever.
"Gündüz seni seviyorum.
" dersiniz, karşılığında "Ben de.
" gelir.
Ama aynı cümleyi gece, herkes uyumuşken, sessizliğin tam ortasında söylediğinizde
kelimelerin ağırlığı değişir. Sanki sadece sevdiğiniz insan değil, yıldızlar da dinliyordur.
Şairlerin geceleri yazmasına şaşmamak gerekir. İlham, galiba mesai saatleri dışında
çalışıyor.
Tabii gecenin başka yüzleri de vardır.
Kimi dostlarla uzun sofralarda kahkahalar atar. Kimi yalnızlığını bir fincan kahveye anlatır.
Kimi büyük gazinolarda şansını dener; kimi de elindeki piyango biletine bakıp "Bu sefer kesin
çıkacak.
" diye umut eder. Sabah olunca tek kazananın yine gazino sahibi olduğunu anlar.
Ama ertesi gece aynı umut yeniden masaya oturur. Çünkü umut, en çok gece mesai yapar.
Kimileri için gece korkudur.
Koridordan gelen küçük bir çıtırtı gündüz olsa kimsenin dönüp bakmayacağı bir sestir. Ama
gece aynı ses, insanı evin içinde dedektif yapar. Bir anda herkes Sherlock Holmes kesilir;
elinde telefonun feneriyle sesin kaynağını aramaya başlar. Sonunda suçlu bulunur: Rüzgârın
oynattığı perde...
Gece, maskelerin de düştüğü zamandır.
Gündüz güçlü görünen insan, gece yastığına başını koyunca kırgınlıklarını sayar. Gündüz
gülümseyen yüzler, karanlıkta gözyaşlarını saklamaz. Çünkü gece kimseye rol yapmayı
sevmez.
Belki de insanın en çıplak hâli geceye aittir. Üzerindeki elbiseler değil, bütün unvanları, bütün
gösterişi, bütün kalabalıkları çıkarıp bir kenara bırakır. Geriye sadece kendisi kalır.
Ama herkes gece uyuyamaz.
Kiminin gözü tavandadır, kiminin aklı yarında... Bir türlü gelmeyen uyku, bazen saatlerin
sesini bile büyütür. İnsan bir o yana döner, bir bu yana...
"Birazdan uyurum.
" der. Sonra
saate bakar; meğer sabah yaklaşmıştır. Uykusuzluk, gecenin en inatçı misafiridir.
Uyku geldiğinde ise bu kez rüyalar sahneye çıkar.
Kimi çocukluğuna döner, yıllardır görmediği bir dostuyla yeniden konuşur. Kimi hiç gitmediği
şehirlerde dolaşır. Kimi de sabah uyandığında "Ne güzel bir rüyaydı.
" deyip gülümser; bazen
de kötü bir düşten sıyrılmanın rahatlığını yaşar. Belki de rüyalar, gündüz susturduğumuz
duyguların gece bize yazdığı mektuplardır.
Sonra sabah olur.
Güneş doğar, şehir yeniden koşmaya başlar. İnsan yine işine gider, trafiğe karışır,
toplantılara yetişir. Gece düşündüklerinin bir kısmını unutur, bir kısmını da içinde saklar.
Ama ne olursa olsun, gece her gün bize aynı daveti yapar:
"Gel... Biraz da kendinle konuş.
"Gece aslında karanlık değildir. Karanlık olan, gündüzün telaşı içinde göremediğimiz
taraflarımızdır. Işık çekilince geriye gölgeler değil, insanın kendisi kalır. Belki de bu yüzden
bazı insanlar geceden değil, geceyle baş başa kalmaktan korkar.
Belki de gecenin en büyük sırrı budur.
İnsan, karanlıktan değil; karanlıkta kendisini daha net görmekten etkilenir.