Pazar günü geliyor. Alarm yok, yetişilecek bir iş yok, yapılması şart olan bir plan da yok. Biraz geç kalkıyoruz, kahvemizi içiyoruz, belki saatlerce koltuktan kalkmıyoruz.

Akşam olduğunda ise garip bir cümle kuruyoruz:

"Bugün hiçbir şey yapmadım."

Sanki mutlaka bir şey yapmamız gerekiyormuş gibi.

Bir günümüzü işe, temizliğe, spora, alışverişe, arkadaş buluşmasına ya da başka bir plana ayırmadığımızda o günü boşa harcamışız gibi hissediyoruz. Dinlenmek tek başına yeterli bir faaliyet sayılmıyor artık.

Hatta dinlenirken bile boş durmuyoruz.

Bir yandan dizi açıyoruz, bir yandan telefona bakıyoruz. Yürüyüş yaparken podcast dinliyoruz. Kahve içerken mesajlara cevap veriyoruz. Tatilde bile görülecek yerlerin listesini çıkarıp sabah erkenden yola koyuluyoruz.

Boş kalmaya pek tahammülümüz yok.

Çünkü uzun zamandır bize hareket halinde olmanın iyi, durmanın ise tembellik olduğu anlatılıyor. Çok çalışan, erken kalkan, sürekli üreten, kendini geliştiren insan övülüyor.

Bunun sonucunda dinlenmek bile hak edilmesi gereken bir şeye dönüşüyor.

Önce işler bitecek.

Ev toparlanacak.

Mailler cevaplanacak.

Yapılacaklar listesinin üzeri çizilecek.

Sonra dinlenebiliriz.

Ama o liste hiçbir zaman tamamen bitmiyor.

Bir iş bitiyor, yenisi geliyor. Bir hedefe ulaşılıyor, hemen arkasından başka bir hedef belirleniyor. Böyle olunca insanın kendisine ayırdığı zaman sürekli erteleniyor.

Belki de asıl sorun hiçbir şey yapmamak değil, hiçbir şey yapmamaya tahammül edememek.

Her dakikanın verimli olması gerekmiyor. Her günün sonunda ortaya somut bir sonuç çıkması da gerekmiyor.

Bazen bir pazar günü gerçekten sadece pazar günüdür.

Geç kalkılır, kahve soğuyana kadar oturulur, telefon bir kenara bırakılır, dışarı bile çıkılmaz.

Ve günün sonunda "Bugün hiçbir şey yapmadım" demek yerine başka bir cümle kurulabilir:

"Bugün dinlendim."

Çünkü dinlenmek, hayatın arasına sıkıştırılması gereken bir boşluk değil.

Hayatın kendisinin de bir parçası.