Türkiye yine toz duman…

Her gün yeni bir usulsüzlük iddiası, yeni bir yolsuzluk tartışması, yeni bir soruşturma haberi. Kamu ihaleleri, belediyeler, fonlar, milyonluk para hareketleri…

Manzara değişiyor ama soru değişmiyor:

Devletin malı gerçekten milletin malı mı, yoksa birilerinin ganimet sofrası mı?

“Devletin malı deniz, yemeyen keriz” anlayışı bir memlekette yaygınlaşıyorsa mesele birkaç açgözlü insanın hırsı olmaktan çıkmıştır. Asıl tehlike, haksız kazancın normalleşmesidir.

Birileri alın teriyle ekmek kazanırken, birileri kısa yoldan servetine servet katmanın peşinde.

Çalışmadan kazanmak, üretmeden büyümek, risk almadan köşeyi dönmek…

Borsa, fon, ihale, imtiyaz…

Adı ne olursa olsun, emeğin değil fırsatçılığın ödüllendirildiği bir düzen toplumun adalet duygusunu çürütür.

Peki devlet nerede?

Bir usulsüzlük yıllarca devam ettikten, büyük miktarlarda para hareketleri gerçekleştikten veya kamu kaynaklarıyla ilgili ciddi iddialar ortaya çıktıktan sonra devletin harekete geçmesi elbette eleştirilebilir.

“Bunlar olurken denetim neredeydi?” sorusu son derece meşrudur.

Devletin görevi yalnızca suç ortaya çıktıktan sonra müdahale etmek değildir. Denetim mekanizmalarının amacı, yanlışın büyümesini engellemek, kamu zararını önlemek ve daha en başından caydırıcı olmaktır.

Geç kalmış temizlik, hiç yapılmamış temizlikten yine de iyidir.

Bugün bir operasyon yapılıyorsa, soruşturma açılıyorsa, para hareketleri inceleniyorsa meseleye siyasi tarafgirlikle değil, hukuk penceresinden bakmalı…

Ucu kime dokunursa dokunsun…

İktidara da dokunsa, muhalefete de…

Bürokrata da dokunsa, iş insanına da…

Hukuk herkese aynı mesafede durmalıdır.

Muhalefetin “Devlet nerede?” diye sorması siyasetin doğasıdır. İktidarın da “Neden daha önce denetlenmedi?” sorusuna cevap vermesi devlet yönetmenin gereğidir.

Çünkü adalet kişiye göre çalışıyorsa orada hukuk devleti değil, güç devleti vardır.

Bugün ekonomik darboğazda ay sonunu getirmeye çalışan emekli, asgari ücretli, işçi, esnaf ve çiftçi; evine helal ekmek götürmenin derdinde.

Bir tarafta alın teri…

Diğer tarafta kısa yoldan servet…

Dürüst insanın kendisini enayi hissettiği bir düzen sürdürülemez.

Bu nedenle temizlik gerekiyorsa yapılmalıdır.

Ama öyle göstermelik değil.

Öyle seçerek, ayıklayarak, dostu kollayıp rakibe dokunarak hiç değil.

Ucu nereye uzanıyorsa oraya kadar.

Çünkü bu ülkenin temizlenmesi gereken en büyük kiri, yalnızca yolsuzluk değildir.

“Nasıl olsa bir şey olmaz” anlayışıdır.

Temizlik pislikten sonra yapılır, doğru.

Ama devlet, pisliğin neden oluştuğunu da sorgular.

Ve artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:

Temizlik mi istiyoruz, yoksa pisliğe alışmayı mı?

Cevabımız ne olursa olsun, bir gerçek değişmez:

Bu ülkenin temiz siyasete, temiz yönetime, temiz ticarete ve en önemlisi temiz bir hukuk düzenine ihtiyacı var.