55 yıllık bir Ankaralı olan Burçin GÜLBENK olarak bu haftaki köşe yazımda, doğduğum, büyüdüğüm, çocukluğumu, gençliğimi, sevinçlerimi ve anılarımı biriktirdiğim Ankara’ya biraz sitem etmek istiyorum.
Ama bu, sevmediğim için edilen bir sitem değil. Tam tersine, insan en çok sevdiğinin eksiklerine üzülür ya, benimki de öyle…
Ben Ankara’nın dününü de biliyorum, bugününü de yaşıyorum. Çocukluğumun Ankara’sını hatırlıyorum. Sokaklarını, Kızılay’ını, Ulus’unu, Gençlik Parkı’nı… Şehrin bir ucundan diğer ucuna gitmenin bugünkü kadar yorucu olmadığı yılları hatırlıyorum.
Şimdi dönüp bugünkü Ankara’ya baktığımda aklıma bir soru takılıyor:
Ankara büyüdü de biz bu büyümeye gerçekten hazırlandık mı?
Bugün yaklaşık altı milyon insanın yaşadığı bir başkentten söz ediyoruz. Ankara artık eski Ankara değil. Yeni ilçeler büyüdü, devasa yerleşim bölgeleri oluştu, apartmanlar yükseldi, nüfus arttı, otomobil sayısı çoğaldı.
Ama insan sayısı artarken, insanın yaşayacağı şehir aynı hızla büyüdü mü?
Sabah işe gitmek için evden çıkıyoruz. Daha birkaç kilometre gitmeden trafik başlıyor. Akşam eve dönüyoruz, aynı manzara…
Eskişehir Yolu, İstanbul Yolu, Konya Yolu, Samsun Yolu, İncek, Çayyolu, Etimesgut, Eryaman…
Artık Ankara’da mesafeyi kilometreyle değil, dakikayla ölçüyoruz.
“Kaç kilometre?” diye sormuyoruz.
“Bu saatte kaç dakikada giderim?” diyoruz.
Çünkü yollarımız Ankara’nın yükünü taşımakta zorlanıyor.
Üstelik çözüm yalnızca yeni yollar yapmak değil. Ankara’nın çok daha geniş bir metro ağına ihtiyacı var. Dünyanın büyük başkentlerinde insanlar evlerinden çıkıp birkaç dakika yürüyerek raylı sisteme ulaşabiliyorsa Ankara’da yaşayanların da bunu istemesi fazla bir beklenti değildir.
Metro, yalnızca ulaşım değildir.
Metro; trafikte kaybetmediğimiz zamandır. Daha az yakıttır. Daha temiz havadır. Sabah çocuğumuzu görmeden çıkıp akşam yorgun dönmek yerine, hayatımıza kalan birkaç saattir.
Çünkü trafikte kaybettiğimiz şey aslında zaman değil, ömrümüzdür.
Bir de benim kuşağımın çok iyi bildiği Gençlik Parkı var.
Gençlik Parkı bizim için yalnızca ağaçların, bankların, lunaparkın olduğu bir yer değildi. Orası anıydı. Buluşmaydı. İlk heyecandı. Ailece geçirilen bir pazar günüydü.
1943 yılında açılan Gençlik Parkı, Cumhuriyet’in başkentinde insanların bir araya gelebileceği çağdaş bir yaşam alanı olarak düşünülmüştü.
Aradan yıllar geçti.
Ankara milyonlarca insan büyüdü.
Peki aynı büyüklükte yeni yaşam alanlarımız, konser ve etkinlik merkezlerimiz ne kadar arttı?
Bugün büyük bir konser yapılacak olsa mekân tartışıyoruz. Büyük bir festival düzenlense ulaşımı, otoparkı, çevresindeki trafiği konuşuyoruz.
Ankara’nın büyük, kalıcı, ulaşımı kolay konser ve festival alanlarına ihtiyacı var.
Gençlerimizin sadece alışveriş merkezlerinde vakit geçirmesini istemiyorsak onlara alternatif sunmak zorundayız.
Müzik dinleyebilecekleri, tiyatro izleyebilecekleri, spor yapabilecekleri, sosyalleşebilecekleri, para harcamadan da birkaç saat yaşayabilecekleri alanlar oluşturmalıyız.
Çünkü gençlere sürekli “Bu ülke sizin” deyip, yaşayacakları şehirde onlara yer açmazsak o sözün içini dolduramayız.
Ve gelelim yıllardır içimde ukde olan başka bir meseleye:
Ankara’nın fuar alanı…
Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentindeyiz. Sanayinin, savunmanın, teknolojinin, üniversitelerin, kamu kurumlarının merkezindeyiz. Ama yıllardır Ankara’ya yakışır büyüklükte, uluslararası organizasyonları ağırlayacak bir fuar ve kongre merkezini konuşuyoruz.
Akyurt’taki Uluslararası Fuar ve Kongre Merkezi projesi yıllardır Ankara’nın gündeminde. Esenboğa Havalimanı’na yakınlığıyla Ankara’ya ticari ve uluslararası anlamda büyük değer kazandırabilecek bu yatırımın tamamlanmasını bekliyoruz.
İşte insan buna üzülüyor.
Bir başkent düşünün; fuar yapmak istiyor, yer arıyor. Büyük konser yapmak istiyor, alan düşünüyor. Trafiği rahatlatmak istiyor, metro bekliyor.
Başkent olmak yalnızca devlet kurumlarının Ankara’da bulunması değildir.
Başkent olmak, başka şehirlere örnek olmaktır.
Ben Ankara’yı sadece eleştirmek için bunları yazmıyorum.
Ben Ankara’yı seviyorum.
Çünkü benim çocukluğum burada.
Gençliğim burada.
Dostluklarım, kaybettiklerim, kazandıklarım, çocuklarımın büyüdüğü sokaklar burada.
Tam da bu yüzden Ankara’nın daha iyisini hak ettiğine inanıyorum.
Ankara’da yeni binalar yapmak yetmez.
İnsana yer açmalıyız.
Yürüyene kaldırım, çocuğa park, gence konser alanı, sanatçıya sahne, iş dünyasına fuar merkezi, sürücüye alternatif, vatandaşa metro, yaşlıya dinlenebileceği bir kent, engelli vatandaşımıza engelsiz bir yaşam sunmalıyız.
Çünkü şehir dediğimiz şey beton değildir.
Şehir insandır.
Sabah işe yetişmeye çalışan annedir.
Okuluna giden öğrencidir.
Saatlerce trafikte kalan babadır.
Konser izlemek isteyen gençtir.
Parkta torunuyla oturmak isteyen dededir.
Tekerlekli sandalyesiyle kaldırıma çıkmaya çalışan vatandaşımızdır.
Ve Ankara hepimizindir.
Ben 55 yıldır bu şehirde yaşıyorum. Ankara’nın ayazını da bilirim, baharını da… Eski sokaklarını da bilirim, bugün gökyüzüne uzanan binalarını da.
Bu şehir bana çok şey verdi.
Şimdi benim Ankara’dan istediğim tek şey var:
İçinde yaşayan insana yetişmesi.
Bir şehri sevmek, yalnızca güzel yanlarını anlatmak değildir. Bazen eksiklerini söylemek de o şehre duyulan sevginin bir parçasıdır. Ben Ankara’nın çocuklarımızın burada kalmak isteyeceği, gençlerimizin kendini yalnız hissetmeyeceği, büyüklerimizin huzur bulacağı, kültürün ve sanatın sokaklara taşacağı bir başkent olmasını istiyorum. Ankara bunu hak ediyor; Ankaralı bunu hak ediyor.
Çünkü nüfusu büyüyen ama insanının hayatını kolaylaştıramayan bir şehir yalnızca kalabalıklaşır.
Oysa bizim istediğimiz kalabalık bir Ankara değil;
yaşanabilir bir Ankara.
Bir sonraki hafta başka bir konuyla hayata dokunmak üzere, hoşça kalın, sağlıkla kalın.