Sevgili okurlarım, bu hafta köşemde sizlere hepimizin her geçen gün daha fazla hissettiği, cebimize baktığımızda rakamlardan çok hayatımızda gördüğümüz bir gerçeği anlatmak istiyorum: Eriyip giden paramızı, giderek düşen alım gücümüzü ve belki de bütün bunlardan çok daha önemli olan, geleceğimizi ilgilendiren genç nüfusumuzdaki azalmayı…

Bazen cebimizdeki paranın miktarı değişmiyor ama değeri sessizce eriyor. Maaş aynı gün hesaba yatıyor, fakat daha ayın ortası gelmeden insan kendi kendine “Bu para nereye gitti?” diye soruyor. Çünkü artık mesele yalnızca pahalılaşan market rafları değil; hayatın kendisi pahalılaştı.

TÜİK’in Ağustos 2026 verilerine göre yıllık enflasyon yüzde 31,51. Gıda ve alkolsüz içeceklerde yıllık artış yüzde 33,79, ulaştırmada yüzde 35,08, konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda ise yüzde 39,77. Net asgari ücret ise 28 bin 75 lira 50 kuruş.

Rakamları bir kenara bırakalım, sokağa bakalım.

Eskiden markete girerken ne alacağımızı düşünürdük, şimdi neyi almaktan vazgeçeceğimizi düşünüyoruz. Etiketlere bakıp elimizi uzattığımız ürünü tekrar rafa bırakmak, kasaya gitmeden önce sepetten birkaç şeyi çıkarmak hayatımızın sıradan bir parçası oldu.

Bir zamanlar ay sonunu hesaplayan insanlar şimdi haftayı hesaplıyor.

Ama ekonomik sıkıntının bana göre en düşündürücü sonucu yalnızca soframızın küçülmesi değil.

Ailelerimiz de küçülüyor.

TÜİK verilerine göre 2025 yılında Türkiye’de 895 bin 374 bebek dünyaya geldi. Toplam doğurganlık hızı 1,42 çocuğa kadar geriledi. Oysa nüfusun kendisini yenileyebilmesi için kabul edilen seviye 2,10. Türkiye dokuz yıldır bu seviyenin altında.

Bu rakamların arkasında sadece istatistik yok.

Ertelenen hayatlar, ertelenen evlilikler, ertelenen çocuklar ve ertelenen hayaller var.

Genç bir çift düşünün. Evlenmek istiyor ama düğün masrafını düşünüyor. Evlendi, kirayı düşünüyor. Çocuk istiyor; bu kez bezini, mamasını, kreşini, eğitimini, kıyafetini, yarınını düşünüyor.

Sonra birbirlerine bakıp belki de şu cümleyi kuruyorlar:

“Biraz daha bekleyelim.”

O “biraz daha” bazen yıllara dönüşüyor.

Kimse çocuk sahibi olmayı ekonomik bir hesaba indirgemek istemez. Çocuk bir ailenin bütçe kalemi değildir. Evin neşesidir, umududur, yarınıdır. Ama insan kendi geleceğinden endişe ederken başka bir canın geleceğinin sorumluluğunu almakta doğal olarak çekiniyor.

İşte asıl tehlike burada başlıyor.

Bugün Türkiye nüfusunun yüzde 24,8’ini çocuklar oluşturuyor. 1970 yılında bu oran yüzde 48,5’ti. TÜİK’in nüfus projeksiyonuna göre 2040 yılında çocuk nüfus oranının yüzde 17,9’a, 2100 yılında ise yüzde 14,5’e kadar gerilemesi bekleniyor.

Bir düşünün…

Bugünün doğmayan çocuğu, yarının eksilen öğrencisi, çalışanı, öğretmeni, doktoru, mühendisi, esnafı, üreticisi demek.

Genç nüfus azaldıkça çalışan nüfusun omuzlarındaki yük artacak. Yaşlanan nüfusun sağlık, bakım ve sosyal güvenlik ihtiyacı büyüyecek. Üreten, çalışan, vergi veren ve sosyal güvenlik sistemini taşıyan insan sayısının azalması yalnızca devletin değil, hepimizin sorunu olacak.

Yani cebimizde eriyen para aslında yalnızca bugünkü hayatımızı değiştirmiyor.

Geleceğimizi de eritiyor.

Bir de işin rakamlarda görünmeyen tarafı var: Gençlerin içinde büyüyen gelecek kaygısı.

Üniversiteden mezun olan bir genç işe girebilecek mi? Aldığı maaşla ev tutabilecek mi? Evlenebilecek mi? Bir otomobil alabilecek mi? Çocuk sahibi olduğunda ona istediği hayatı sağlayabilecek mi?

Anne babalar çocuklarının kendilerinden daha iyi yaşayacağına inanmak ister. Bugün ise birçok anne baba tam tersini düşünüyor.

İşte alım gücündeki kayıp burada ekonomik olmaktan çıkıyor, toplumsal bir meseleye dönüşüyor.

Çocuk sahibi olmak isteyen aileye yalnızca birkaç aylık destek değil, uzun vadeli güven gerekiyor. Uygun fiyatlı konut, erişilebilir kreş, nitelikli eğitim, sağlık hizmeti ve insanca yaşamaya yetecek gelir gerekiyor.

Çünkü bir anne babanın asıl sorusu “Çocuğumun masrafını bugün karşılayabilir miyim?” değildir.

Asıl soru şudur:

“Onu nasıl bir geleceğin içine bırakacağım?”

Bir ülke gençliğini kaybetmeye başladığında bunun sonuçları hemen görülmeyebilir. Ama yıllar sonra sınıflar küçülür, iş gücü daralır, yaş ortalaması yükselir. Bugün alınmayan kararların bedeli yarın çok daha ağır karşımıza çıkabilir.

Gençlere “Evlenin, çocuk sahibi olun” demek kolay.

Asıl mesele onların çocuk sahibi olmaktan korkmayacağı bir hayat kurabilmek.

Bir genç düzenli işi olduğunda, maaşının birkaç hafta içinde erimeyeceğine inandığında, ödeyebileceği bir ev bulduğunda, çocuğunu güvenle bırakabileceği kreşe erişebildiğinde geleceğe başka türlü bakar.

İnsan umut varsa yuva kurar.

Güven varsa çocuk sahibi olmayı düşünür.

Yarından korkmuyorsa hayal kurar.

Bu nedenle nüfus meselesini yalnızca doğum teşvikleriyle konuşmak bana göre eksik kalır. Gençlerin istihdamından konuta, kreş desteğinden eğitime, gelir dağılımından alım gücüne kadar hayatın tamamına bakmamız gerekiyor.

Çünkü mesele sadece kaç çocuğun doğduğu değildir.

O çocukların nasıl bir ülkede büyüyeceğidir.

Ben yine de umutsuz değilim.

Bu ülkenin gençleri çalışkan, üretken ve hâlâ hayal kuruyor. Onlardan Türkiye’nin geleceğini omuzlamalarını istiyorsak önce onların omuzlarındaki yükü biraz hafifletmek zorundayız.

Cebimizdeki para erirken hayallerimizin de erimesine izin vermemeliyiz.

Bir ülkenin gerçek zenginliği yalnızca kasasındaki para değildir. Geleceğe güvenle bakan gençleri, çocuk sesleri duyulan evleri ve yarından korkmadan plan yapan aileleridir.

Çünkü ekonomi bazen boşalan bir alışveriş sepetidir, bazen ertelenen bir düğün, bazen vazgeçilen ikinci çocuk, bazen de hiç kurulamayan bir yuvadır.

Ve belki de cebimizdeki paradan önce korumamız gereken şey, geleceğe olan inancımızdır.

Bir sonraki hafta başka bir konuyla hayata dokunmak üzere, hoşça kalın, sağlıkla kalın.