Dünya hiç olmadığı kadar hızlı dönüyor ya da bize öyle geliyor. Sabah gözümüzü açtığımız andan gece telefon ekranını kapatana kadar kesintisiz bir akışın ortasındayız. Her şey bir tık uzakta, her yanıt saniyeler içinde ekranımızda, her sipariş kapımızda. Ancak teknoloji hayatımızı kolaylaştırırken ruhumuzda sessiz sedasız büyüyen bir sıkıntıyı da beraberinde getirdi.
Eskiden bir mektubun yanıtını haftalarca, bir kitabın yeni baskısını aylarca bekleyen insanoğlu; bugün bir web sayfasının üç saniyede açılmamasına, bir videonun yüklenme simgesinin dönmesine veya mesajına iki dakika içinde dönüş yapılmamasına tahammül edemiyor. Beklemek, hayatın doğal bir ritmi olmaktan çıkıp zihnimizi tırmalayan, bizi öfkelendiren bir ihlal haline geldi.
Peki, hıza bu kadar adapte olurken neyi kaybettik?
Öncelikle her şeyi hızlı tüketmeye alışkın zihinlerimiz, sabır ve emek gerektiren süreçlerden hızla uzaklaşıyor. Bir kitabı sindirerek okumak, bir hobide ustalaşmak, bir ilişkiyi zamana yayarak inşa etmek artık birçoğumuza “zaman kaybı” gibi geliyor. Sonuca bir an önce ulaşma arzusu, sürecin sunduğu olgunlaşma fırsatını elimizden alıyor. Çıraklığını yapmadığımız işlerin ustası, zaman tanımadığımız duyguların sahibi olmaya çalışıyoruz.
Bu durum sadece bireysel ruh halimizi değil, toplumsal ilişkilerimizi de zedeliyor. Birbirimizi dinleyecek sabrımız yok; Ancak unutmamamız gereken bir gerçek varki, doğadaki hiçbir mucize aceleye gelmez. Bir tohumun ağaç olması, bir meyvenin olgunlaşması, zaman ister. Hayatın en değerli deneyimleri, hızlandırılmış butonlara basarak yaşanamaz.
Hız çağının ortasında durabilmek, belki de günümüzün en büyük direnişidir. Telefonu bir kenara bırakıp sadece anı yaşayabilmek, bir çayın demlenmesini sakince bekleyebilmek, hedeflerimize giden yolda adımlarımızı sindire sindire atabilmek...
Kendimize vermemiz gereken en büyük hediye, zamana ayak uydurmak ve güvenmektir. Çünkü hayatı kaçırma korkusuyla koşarken kaçırdığımız tek şey, hayatın kendisidir.