Eskiden bazı haberleri duyduğumuzda günlerce konuşurduk.
Şimdi birkaç dakika şaşırıyor, sonra telefonumuzu kaydırmaya devam ediyoruz.
Bir çocuk hayatını kaybediyor.
Bir yangın çıkıyor.
Bir aile evini kaybediyor.
Bir emekli geçinemediğini anlatıyor.
Bir genç geleceğini başka bir ülkede arıyor.
Bir işçi iş kazasında yaşamını yitiriyor.
Bir skandal ortaya çıkıyor.
Ve biz...
“Yazık olmuş” deyip bir sonraki habere geçiyoruz.
Belki de çağımızın en büyük sorunu tam olarak bu:
Artık hiçbir şeye uzun süre şaşırmıyoruz.
Kötü Haberlerin İçinde Yaşıyoruz
Sabah gözümüzü açar açmaz haber geliyor.
Telefon elimizde.
Televizyon açık.
Sosyal medya akıyor.
Günün daha ilk saatlerinde onlarca kötü haberle karşılaşıyoruz.
Bir süre sonra insan zihni kendisini korumaya alıyor.
Çünkü her gün aynı yoğunlukta acıyla karşılaşmak kolay değil.
Bir yerde deprem oluyor.
Bir yerde sel.
Bir başka yerde trafik kazası.
Bir başka yerde şiddet.
Bir başka yerde yoksulluk...
Her haber bir öncekini unutturuyor.
Dün çok konuştuğumuz olay bugün arşivde kalıyor.
Bugünün acısı yarının gündemini bekliyor.
Ve böyle böyle, olağanüstü olanı olağan kabul etmeye başlıyoruz.
Asıl Tehlike Duyarsızlaşmak
Bir toplumun sorun yaşaması başka şeydir.
Sorunlara alışması başka...
İşte korkutucu olan ikinci durum.
Çünkü insan alıştığı şeye tepki vermemeye başlar.
“Zaten böyle.”
“Burası Türkiye.”
“Ne değişecek ki?”
“Kimse hesap vermiyor.”
“Boşuna uğraşma.”
Bu cümleler çoğaldıkça toplumun en önemli damarlarından biri zayıflıyor:
Umut.
Bir insan adaletsizlik karşısında “nasıl olsa değişmez” diyorsa, aslında yalnızca bir olaydan vazgeçmiş olmuyor.
Değişme ihtimalinden vazgeçiyor.
Bir Ülkenin Vicdanı Nerede Başlar?
Bence vicdan, büyük sözlerle başlamaz.
Bir otobüste yaşlı birine yer vermekle başlar.
Yolda düşen birine el uzatmakla başlar.
Haksızlığa uğrayan birinin yanında durmakla başlar.
“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” dememekle başlar.
Çünkü bugün başkasının yaşadığı haksızlığa sessiz kalan insan, yarın aynı haksızlık kendi kapısını çaldığında yanında kimseyi bulamayabilir.
Toplum dediğimiz şey zaten bunun için vardır.
Benim başıma gelmedi ama başkasının başına geldi diyebilmek için...
Her Şeyi Normalleştirmeyelim
Bir çocuğun eğitim hakkından mahrum kalmasını normalleştirmeyelim.
Bir emeklinin temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanmasını normalleştirmeyelim.
Gençlerin “Bu ülkede gelecek yok” demesini normalleştirmeyelim.
İş kazalarını kader cümlesiyle geçiştirmeyelim.
Şiddeti “aile meselesi” diyerek görmezden gelmeyelim.
Adalet talebini siyasi tarafların kavgasına sıkıştırmayalım.
Çünkü bazı meseleler siyasi değildir.
İnsani meselelerdir.
Bir insanın hayatı, hangi görüşten olduğuna bakılarak değer kazanmaz ya da kaybetmez.
Acının partisi olmaz.
Ölümün ideolojisi olmaz.
Adaletin tarafı olmaz.
Belki De Biraz Daha Sinirlenmeliyiz
Evet...
Belki de artık biraz daha şaşırmalıyız.
Biraz daha öfkelenmeliyiz.
Ama birbirimize değil.
Haksızlığa.
İhmale.
Yoksulluğa.
Şiddete.
Liyakatsizliğe.
Çocukların geleceğinin çalınmasına.
İnsan hayatının ucuzlaştırılmasına...
Çünkü öfke her zaman kötü değildir.
Doğru yere yöneldiğinde değişimin başlangıcı olabilir.
Bir toplumun “Bu böyle gitmez” diyebilmesi, değişimin ilk cümlesidir.
Unutmayalım
Bugün gördüğümüz bir haber, yarın bizim hayatımız olabilir.
Bugün başkasının kapısını çalan sorun, yarın bizim kapımızı çalabilir.
Bu nedenle biraz daha dikkatli bakalım.
Biraz daha fazla soralım.
Biraz daha fazla hesap soralım.
Biraz daha fazla dayanışalım.
Ve en önemlisi...
Hiçbir şeyi “normal” diye kabul etmek zorunda olmadığımızı hatırlayalım.
Çünkü bir toplum için en tehlikeli an, kötülüğün ortaya çıktığı an değil;
kötülüğe artık şaşırmadığı andır.