“Cevabını vermeye cesaretiniz var mı?”

Dilimize dolanan iki hecelik bir sözcük vardır; söyler geçeriz. Oysa o iki hece, kabuğu soyulduğunda içinden insanlığın bütün ağrısını, vicdanın bütün yükünü çıkarır.
“Nedir?”

Bir çocuk dünyayla ilk karşılaştığında, avucuna düşen yaprağa ya da gökyüzüne bakıp “Bu ne?” diye sorar. Masumdur. Sadece nesnenin adını, etiketini ister. Ama yaş aldıkça, zihnimiz dünyayla çarpıştıkça ve yaramız büyüdükçe soru biçim değiştirir. Düşünen, canı yanan, haksızlığa uğrayan insan artık “Bu ne?” demez; gözlerinin içine bakar hayatın ve “Bu NEDİR?” diye sorar.

Çünkü “Ne”, sadece işaret eder. “Nedir?” ise o işaretin altındaki kanı, teri, vicdanı ve hakikati kazır.

Bir kelimenin anlamını sözlükten öğrenebilirsiniz. “Hak ne demek?” derseniz, satırlar size soğuk, ruhsuz bir tanım sunar. Ama bir akşam vakti, nasırlı elleriyle rızkını arayan ama ekmeği elinden alınmış bir babanın gözlerindeki çaresizliğe bakıp “Hak nedir?” dediğiniz an, artık sözlükler susar. Orada hukuk başlar. Orada adalet, eşitlik ve vicdan birbirine sarılıp ağlamaya başlar. Ve o derin sessizlikten tek bir çığlık yükselir. “Bir insanın hakkı gaspedildiğinde, üzerine basıp geçtiğimiz o mermer binalar içinde adalet nefes alabilir mi?”

“Nedir?”, sloganların bittiği, masalların sustuğu, kolay cevapların tükendiği o çıplak alandır. İnsanın zihnine bir ayna tutar ve vicdanına kaçacak hiçbir sığınak bırakmaz.

Derin bir nefestir bu soru. İnsanın kendi ruhsal karanlığına sorduğu en acımasız sorusu, İnsan nedir?

Biyoloji bir cevap verir, sosyoloji başka bir şey söyler. Ama gece başını yastığa koyduğunda, insanın zihnini tırmalayan ve uykularını kaçıran o soru hepsinden daha ağırdır. İnsan ne zaman insandır? Sadece nefes alıp verdiğinde mi? Yoksa bir başkasının yarasına merhem olduğu, bir çocuğun çığlığına kayıtsız kalmadığı, onurunu ayaklar altına aldırmadığı zaman mı? Ve daha da yakıcı olanı… Kendi konforu uğruna başkasının felaketine göz yuman, insanlığını yavaş yavaş kaybeden bir bedene hala insan diyebilir miyiz?

Bu soru sadece aynadaki yüzümüzü değil, kurduğumuz toplumsal düzeni ve iktidarları da yargılar. Bir topluma “Devlet nedir?”, “Vatandaş nedir?”, “Liyakat nedir?” diye sorduğunuzda, aslında o toplumun ruh röntgenini çeker, ahlaki çöküşün ya da erdemin haritasını çıkarırsınız.

Cumhuriyet nedir mesela?

Sadece bir yönetim şeklinin adı mı? Yoksa kimsesizlerin kimsesi olmak, sessiz yığınların sesi kalmak mıdır? Bir kadının korkmadan, başı dik sokakta yürümesi; bir çocuğun geleceğe umutla bakması; engelli bir yurttaşın merhamet dilenen değil, dimdik duran bir hak sahibi olması mıdır?

Yunus Emre’nin yüzyıllar ötesinden “Nedir deyip sorana” diye fısıldadığı o Anadolu irfanı, işte bu hakikat arayışıdır. Görünenin ardındaki sızıyı, hakiki olanı bulma çabasıdır.

Çünkü “Nedir?” sadece güzeli ve erdemi aramaz. İnsanın ve toplumun karanlık yüzüne de ışık tutar.

Zulüm nedir? İhanet nedir? Yozlaşma nedir? Korkaklık nedir?

Bir kötülüğü yapan mı daha suçludur, yoksa o kötülüğü görüp de “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyerek gözlerini kapatan, susan, sinen mi?

Süslü laflarla “Özgürlükten yanayım”, “Adaleti savunuyorum”, “Ben ilkeliyim” demek kolaydır. Ama biri çıkar da göğsünüze vurarak “Peki nedir senin bahsettiğin o adalet? Kaç gramdır vicdanın?” diye sorarsa, ezberler bozulur. Lakırdı biter, hesaplaşma başlar.

“Nedir?”, insanın dünyaya ve kendine sorduğu en kısa sorudur belki… Ama yanıtını vermek bazen bir ömür sürer, bazen de bir ömür yetmez.

Geriye sadece tek bir yakıcı soru kalır o zaman:

Her şeyi bildiğimizi sanıp etiketlediğimiz bu dünyada, adını koyduğumuz değerlerin ne kadarını gerçekten yaşayabiliyoruz? Ve en nihayetinde; insanlığımızı yitirdiğimizde, elimizde geriye ne kalır?

SONSÖZ
Belki de bütün mesele, verdiğimiz cevapların çokluğunda değil, “Nedir?” sorusunu soracak cesareti hala kendimizde bulabilmemizdedir.

Çünkü bu soru; suskunluğun rahatlığına kaçanlara bir rahatsızlık, gerçeğin peşini bırakmayanlara ise bir pusuladır. Söz biter, kavramlar eskir, düzenler değişir… Ama insanı insan kılan, o iki heceli sorunun açtığı vicdan yarasını açık tutabilmektir.

Sormayı bıraktığımız gün, cevabını bildiğimizi sandığımız her şeyi yitirmiş olacağız