Hatırlar mısınız; bir zamanlar hayat teknolojiyle sadece kesişirdi, teknolojinin içine hapsolmamıştı.

Telefon, evlerin en hürmetli köşesinde, koridordaki o hafif çizik ahşap sehpanın üzerinde dururdu. Birini aramak basit bir ekran dokunuşu değil, fiziksel bir ritüeldi. Spiralli kabloyu parmağımıza dolar, tuşların ya da çevirmeli kadranın o mekanik direncini parmak uçlarımızda hissederdik. O kablonun uzandığı birkaç metrelik alan, mahremiyetimizin ve samimiyetimizin yegane sınır çizgisini çizerdi.

Ahizenin diğer ucundan bir ses gelirdi; pürüzsüz, filtresiz ve katıksız... Nefes alıp verişini, kelimeler arasındaki o insani duraksamayı, ansızın patlayan bir kahkahanın çınlamasını duyardık. Arada ne bir bildirim uyarısı vardı ne de ekrana düşen bir başka mesajın gölgesi. Yalnızca sesin sunduğu o sıcak, güvenli ve canlı varoluş…

Oysa bugün, gecenin en loş ve çaresiz anında yataklarımıza çekildiğimizde, yüzlerimizi aydınlatan şey bir insanın şefkatli bakışı değil; avuçlarımıza sığdırdığımız soğuk cam plakaların mavi, ruhsuz ışığı. Odalarımız artık daha düzenli, masalarımız daha minimalist, mimarimiz son derece steril; ancak ruhumuz kendi evinde bir mülteci gibi yalıtılmış.

90’ların o dağınık, kaset kutularıyla, sararmış dergilerle ve taze mürekkep kokan gazetelerle kaplı salonlarında aile gerçekten bir aradaydı. Bir sehpanın etrafında diz olunur, aynı espriye aynı anda gülünür, bir bardak demli çayın buğusunda birbirimizin yüzündeki çizgilere bakarak yaşlanılırdı. Şimdi ise aynı koltukta yan yana dizilmiş anne, baba ve çocuklar; aynı çatı altında ama birbirine fersah fersah uzak birer hayalet gibiler. Evin salonu artık paylaşılan bir yaşam alanı değil; herkesin kendi dijital kozasına çekildiği bir şarj istasyonundan ibaret.

Sokakları, mahalle aralarını ve o hesapsız çocukluğu kaybettik önce. Bir arkadaşın kapısını çat kapı çalmanın, bisikleti bahçe duvarına dayayıp "Dışarı çıkar mısın?" diye bağırmadaki o hesapsız cesaret, yerini park edilmiş bir arabanın içinde ya da zifiri bir odada ekrana kilitlenmiş yalnızlıklara bıraktı. Konser alanlarında binlerce insanla tek bir vücut olup avazı çıktığı kadar şarkı söyleyerek arınmak yerini, sahnedeki sanatçıyı bile havaya kaldırdığımız telefon camının arkasından izleme sığlığına bıraktı. Anı "yaşamak" bitti; yerini anı başkalarına "ispatlama" ve dijital vitrinlerde sergileme telaşı aldı.

Göz temasını, jestleri, mimikleri, bir albüm kapağının kartonetine dokunmanın o tarif edilmez heyecanını ve pazar kahvaltısında çay kaşığının bardağa çarparken çıkardığı o huzurlu tıkırtıyı feda ettik. Hız kazandık, verimlilik kazandık, kusursuz bir konfora eriştik. Fakat o mükemmel, gri ve mermer yüzeylerin ortasında insan olmanın o en sıcak dokusunu yaraladık.

Kablolu telefonlar bizi birbirimize sımsıkı bağlardı; akıllı telefonlar ise bizi tüm dünyayla buluştururken en yakınımızdakinin kokusundan kopardı. Şimdi hepimiz sonsuz bir akışın içinde, kulaklığımızdan sızan yalnızlıkla kendi karanlığımıza eğilmiş oturuyoruz. Ve içten içe, burnumuzun ucu sızlayarak çok iyi biliyoruz ki; o dağınık, yavaş ama ruhu olan dünyayı bu kusursuz ve steril yalnızlığa değiştiğimiz gün eksildik.

SONSÖZ
Çünkü insan, ekranın parlaklığında kayboldukça değil; bir bakışın sıcaklığında, bir sesin yankısında ve bir dokunuşun samimiyetinde tamamlanır. Ve bizler, dünyaya sonsuz bir pencereden bakmayı öğrenirken, ne yazık ki birbirimizin gözlerinin içine bakmayı unuttuk.

Hepsini kaybetmiş sayılmayız; yeter ki avucumuzda tuttuğumuz o soğuk camları bir anlığına kenara bırakıp, yanımızda duran gerçeğin elini tutmaya cesaret edelim.