Bir fotoğrafa baktığımızda ne görürüz?
Bir yüz, bir ağaç, gökyüzü, bir sokak, belki uzaklarda yürüyen bir insan…
Oysa dijital dünyanın içinde bunların hiçbiri, bizim gördüğümüz biçimiyle yoktur.
Fotoğraf makinesinin hafıza kartında bir ağaç yoktur mesela. Gökyüzü yoktur. Bir insanın yüzü, gözleri, gülümsemesi yoktur. Orada yalnızca sayısal veriler vardır. Sensöre ulaşan ışığın ölçülmesi, elektriksel sinyallere dönüşmesi ve bu sinyallerin sayısal değerlere çevrilmesi vardır.
Biz o dosyayı açtığımızda ise karşımıza bir görüntü çıkar.
Asıl mesele de tam burada başlıyor.
Çünkü belki de görüntü dediğimiz şey, dışarıda duran bir gerçeklik değil, gerçeğin bizim anlayabileceğimiz bir dile çevrilmiş hâlidir.
Üstelik bunu yalnızca fotoğraf makinesi yapmıyor.
Biz de yapıyoruz.
Gözümüz dünyaya açılan bir pencere gibi anlatılır hep. Oysa göz, pencereden çok bir alıcıdır. Dışarıdaki nesnelerden yansıyan ışık gözümüze ulaşır. Retina bu ışığı algılar ve sinirsel sinyallere dönüştürür. Beyin ise kendisine ulaşan bu bilgiyi işler. Rengi, derinliği, hareketi, biçimi birbirine ekler ve bize anlamlı bir dünya kurar.
Bir ağaca baktığımızda beynimizin içinde küçücük bir ağaç belirmez.
Bize ulaşan ışık vardır. O ışığın oluşturduğu sinyaller vardır. Sonra bütün bunların yorumlanması vardır.
Öyleyse ağaç nerede?
Dışarıda mı?
Gözümüzde mi?
Yoksa zihnimizin kurduğu o görüntünün içinde mi?
İşte fotoğrafın teknik tarafından çıkıp felsefenin kapısına geldiğimiz yer tam burasıdır.
Çünkü biz aslında dünyayı doğrudan görmüyoruz.
Dünyadan bize ulaşan bilgiyi görüyoruz.
Bu ayrım küçük gibi görünür ama insanın gerçeklik anlayışını yerinden oynatacak kadar büyüktür.
Renk dediğimiz şey bile bunun güzel örneklerinden biridir. Bir cismin “kırmızı” olduğunu söyleriz. Oysa kırmızılık, cismin üzerine yapışmış bir boya etiketi gibi değildir. Belirli dalga boylarındaki ışığın gözümüz ve beynimiz tarafından oluşturulan deneyimine verdiğimiz isimdir.
Yani dünya bize hazır bir görüntü sunmaz.
Biz dünyayı görüntüye dönüştürürüz.
Fotoğraf makinesi de başka bir yöntemle benzer bir şey yapar. Işığı alır, ölçer, sayısallaştırır ve sonunda bizim görebileceğimiz bir görüntüye dönüştürür.
O hâlde şu soruyu sormak kaçınılmaz oluyor:
Gördüğümüz şey gerçek mi, yoksa gerçeğin bizde oluşan hâli mi?
Fotoğrafın felsefesi biraz da burada başlar.
Aynı manzaranın önüne on fotoğrafçı koyun. Hepsinin önünde aynı dağ, aynı ağaç, aynı sis ve aynı ışık olsun. Deklanşöre aynı anda bassınlar.
Ortaya on ayrı fotoğraf çıkar.
Çünkü fotoğrafçı yalnızca önündekini çekmez.
Önündekinden seçtiğini çeker.
Birisi sisi görür, diğeri ağacı. Biri yalnızlığı fark eder, diğeri huzuru. Bir başkası karanlığı kadrajına alırken öteki ışığın düştüğü küçücük alanın peşine gider.
Manzara değişmemiştir.
Bakan değişmiştir.
İşte bu yüzden fotoğrafın yalnızca gerçeği kaydettiği düşüncesine hiçbir zaman tam olarak inanmadım. Fotoğraf, gerçeğin karşısında duran tarafsız bir tanık değildir. Daha deklanşöre basılmadan seçim başlamıştır. Nereye durduğunuz, hangi objektifi kullandığınız, neyi içeri aldığınız, neyi dışarıda bıraktığınız bile gerçeğin hangi parçasını göstereceğinizi belirler.
Belki hayatın kendisinde de durum böyledir.
Aynı olayın içinde bulunan iki insan yıllar sonra bambaşka şeyler anlatabilir. Biri kırıldığı yeri hatırlar, diğeri mutlu olduğu anı. Biri söylenen bir cümleyi yıllarca içinde taşırken öteki o cümleyi söylediğini bile hatırlamaz.
Hangisi gerçektir?
Belki ikisi de.
Belki de hiçbiri gerçeğin tamamı değildir.
Çünkü insan yaşadığını olduğu gibi saklamaz. Seçer, yorumlar, eksiltir, büyütür. Hafıza bile hayatın kusursuz bir arşivi değildir. Zaman geçtikçe bazı yerleri karartır, bazı yerlerin kontrastını artırır, bazı ayrıntıları tamamen kadrajın dışında bırakır.
Bir bakıma hepimiz kendi hayatımızın fotoğrafçısıyız.
Ve farkında olmadan sürekli kadraj kuruyoruz.
Bir insan hakkında karar verirken de bunu yapıyoruz. Onun birkaç davranışını görüyor, birkaç cümlesini duyuyor, hayatının küçücük bir bölümüne şahit oluyor ve sonra bütün insanı tanıdığımızı düşünüyoruz.
Oysa elimizde yalnızca bir kare var.
Bir fotoğrafa bakıp kadrajın dışında ne olduğunu bilmiyorsak, bir insanın gördüğümüz tek bir davranışından hareketle onun bütün hikâyesini de bilemeyiz.
Belki insan ilişkilerindeki en büyük yanılgılarımızdan biri burada başlıyor.
Gördüğümüzü gerçek sanmak değil, gördüğümüzün gerçeğin tamamı olduğunu sanmak.
İnsan kendi baktığı yeri merkeze koymaya çok yatkındır. Kendi gördüğünü doğru, kendi hissettiğini haklı, kendi hatırladığını gerçek kabul eder. Oysa başka birinin birkaç adım ötesinden baktığında gördüğü dünya bambaşka olabilir.
Fotoğraf bunu çok güzel anlatır.
Bir metre sağa geçersiniz, fotoğraf değişir.
Diz çökersiniz, dünya değişir.
Yukarı çıkarsınız, biraz önce önünüzü kapatan şey küçülür.
Işık değişir, aynı yüz başka görünür.
Oysa gerçeklik oradadır.
Değişen, bizim ona baktığımız yerdir.
Fotoğraf bana yıllardır bunu öğretiyor.
Kadrajın içine aldığım kadar, dışında bıraktığım şeylerin de farkında olmayı…
Çünkü her seçim aynı zamanda bir vazgeçiştir. Vizörü biraz sağa çevirdiğinizde soldaki dünyadan vazgeçersiniz. Biraz yaklaştığınızda çevreden, uzaklaştığınızda ayrıntıdan feragat edersiniz.
Hayatta da böyledir.
Nereye baktığımız, neyi göreceğimizi belirler.
Sürekli kusur arayan bir göz, kusur bulur. Sürekli karanlığa bakan biri bir süre sonra ışığın varlığını unutabilir. Yalnızca kendisini haklı çıkaran şeyleri kadrajına alan insan ise sonunda kendi kurduğu görüntüyü gerçekliğin kendisi zannetmeye başlar.
Belki bu yüzden iyi bir fotoğrafçı olmak yalnızca bakmayı öğrenmek değildir.
Bazen baktığından şüphe etmeyi de öğrenmektir.
“Ben ne görüyorum?” sorusunun yanına bir soru daha koyabilmektir:
“Ben neyi göremiyorum?”
Çünkü dünya bizim kadrajımızdan ibaret değildir.
Biz yalnızca ona bir yerden bakıyoruz.
Ve belki de hakikat, tek bir fotoğrafta değil, bizim henüz çevirmediğimiz bütün o kadrajların toplamında bir yerde duruyordur.