Fotoğraf çekmek zordur derler.
Işığı bulmak, doğru anı beklemek, kadrajı kurmak, deklanşöre tam zamanında basmak… Evet, bunların hepsi emek ister. Ama yıllardır fotoğrafın içinde yaşayan biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim:
En zor fotoğraf, kendini çekmektir.
Burada sözünü ettiğim şey, telefonu uzatıp çekilen bir selfie değil. İnsanın kendini; fiziksel görünüşüyle, ruhuyla, zihniyle, korkularıyla ve yaralarıyla olduğu gibi görebilmesidir.
Çünkü insan, dünyada en çok kendisini tanıdığını zanneder. Oysa çoğu zaman en yabancı olduğu kişi yine kendisidir.
Yıllardır binlerce insanı objektifin karşısına geçirdim. Makine daha çantadan çıkmadan aynı cümleleri duydum.
“Beni güzel çıkar.”
Ne ilginçtir ki, neredeyse hiç kimse bana;
“Beni olduğum gibi çek.” demedi.
Çünkü mesele fotoğraf değildir.
Mesele, insanın kendisiyle kurduğu ilişkidir.
Hepimizin zihninde, kendimize ait bir portre vardır. Daha gençtir o. Daha güçlüdür. Daha başarılıdır. Daha mutludur. Hataları törpülenmiş, kusurları budanmış bir benlik taşırız içimizde. Sonra objektif gelir ve sessizce başka birini gösterir.
İşte rahatsız olduğumuz an tam da orasıdır.
Aslında fotoğraf bize yabancı bir yüz göstermiyordur.
Biz, yıllardır kendimize yabancı yaşamışızdır.
Filozof Sokrates’in tapınak duvarına kazınan o meşhur sözü hâlâ insanlığın çözemediği en büyük meseledir:
“Kendini bil.”
Aradan iki bin beş yüz yıl geçti.
İnsan uzaya çıktı. Yapay zekâ geliştirdi. Hastalıklara çare aradı. Denizlerin dibine indi. Ama hâlâ aynanın karşısına geçip kendine dürüstçe bakabilmeyi tam olarak öğrenemedi.
Çünkü kendini bilmek bilgi işi değildir.
Cesaret işidir.
İnsan başkalarının kusurlarını görmekte ustadır. Kendi kusurlarını görmek ise canını acıtır. Bu yüzden çoğu zaman gerçeği değiştirmeye çalışır. Önce aynayı suçlar, sonra fotoğraf makinesini, sonra ışığı… Hiçbiri işe yaramayınca filtreler çıkar ortaya.
Belki de filtreler, sadece fotoğrafların değil; hayatlarımızın da en büyük metaforudur.
Yüzümüzü düzeltiyoruz. Sesimizi değiştiriyoruz. Hayatımızı olduğundan daha mutlu gösteriyoruz. Sosyal medyada kusursuz görünen hayatlar kuruyoruz.
Ama geceleri başımızı yastığa koyduğumuzda, bütün filtreler düşüyor.
Orada yalnızca insan kalıyor.
Ve kendisi.
Fotoğrafın bana öğrettiği en büyük derslerden biri şudur:
Objektif yalan söylemez.
O kimseyi mutlu etmek istemez.
Kimseyi çirkin göstermek de istemez.
Sadece olanı gösterir.
Yüzümüzdeki kırışıklıkları da…
Gözümüzdeki umudu da…
İçimize çöken yorgunluğu da…
Sakladığımız hüznü de…
Belki de bu yüzden bazı fotoğraflara uzun süre bakamayız.
Çünkü o karede yüzümüzden çok, hayatımız görünür.
İnsan bazen yaşını değil, yaşadıklarını taşır yüzünde.
İyi bir fotoğrafçı bunu bilir.
Işığı sadece yüze değil, karaktere de düşürmeye çalışır.
Bugün teknoloji bize kusursuz yüzler vaat ediyor.
Bir tuşla burnumuzu inceltiyor. Cildimizi pürüzsüzleştiriyor. Gözlerimizi büyütüyor. Yaşımızı siliyor.
Fakat insanlık tarihinin en büyük yalnızlığı da belki burada başlıyor.
Hiç bu kadar güzel görünmeye çalışıp, hiç bu kadar kendinden uzaklaşmamıştık.
Çünkü kusursuz olmak ile gerçek olmak aynı şey değildir.
Ve çoğu zaman insanı etkileyen güzellik değil, hakikattir.
Yüzündeki çizgileri saklamayan bir yaşlı…
Yorgun ama samimi bakan iki göz…
Zoraki olmayan bir gülümseme…
Bunlar, kusursuz bir yüzden daha değerlidir.
Çünkü gerçek olan, kalbe daha çabuk ulaşır.
Belki de hayat boyunca çekmemiz gereken en önemli fotoğraf, başkalarının beğeneceği bir kare değildir.
Bir gün hiçbir filtreye ihtiyaç duymadan…
Hiçbir rolün arkasına saklanmadan…
Hiçbir kusurunu inkâr etmeden…
Kendi yüzüne bakıp,
“İşte buyum.” diyebildiğin o tek karedir.
Çünkü insanın en büyük başarısı, başkalarının alkışını kazanmak değildir.
Kendinden kaçmayı bırakmaktır.
Ve belki de en iyi fotoğrafçı; ışığı en doğru kullanan değil, önce kendi karanlığına bakmayı göze alabilen insandır.