Psikoloji rafları, kişisel gelişim blokları ve sosyal medya akışları yıllardır bize tek bir ezberi tekrarlatıp duruyor: ‘’Konfor alanınızdan çıkın!’’ Sanki bütün mutsuzluğun ve yerinde saymanın tek sebebi o yumuşak koltukta uyuşup kalmak gibi…

Oysa insan zihni maruz kaldığı onca yükün altında çok daha sinsi, çok daha paradoksal bir mekanizma işleyebiliyor: Konforsuzluk bağımlılığı. Yani kötü hissetmenin, krizin, sürekli tetikte olma halinin veya yıpratıcı bir ilişkinin o ‘’tanıdık’’ cehenneminde kalmaya o kadar alışılıyor ki, huzur neredeyse yabancı ve tehlikeli geliyor. Bunun temelinde beynimizin çalışma prensibi yatıyor. Beyin kişisel gelişimimizden ziyade hayatta kalmamızla ilgilenir. Ve hayatta kalmanın en kestirme yolu öngörülebilirliktir. Mutlu olup olmadığınız beyin için ikincil bir konudur.

Asıl önemli olan durumun tahmin edilebilir olmasıdır. İşte bu yüzden toksik bir aile geçmişinden çıkıp benzer özelliklere sahip partnerler seçenler ya da sürekli kriz üreten iş ortamlarında ömür çürütenler aslında tesadüfi hatalar yapmıyorlar. Onlar, zihinlerine en tanıdık gelen o çalkantılı sulara geri dönüyorlar. Çünkü belirsizlik ne kadar büyük bir potansiyel mutluluk vadederse etsin beynin gözünde her zaman ölümcül bir tehdittir.

Mutluluk risklidir çünkü daha önce yeterince deneyimlenmemiştir. Acı ise ev sahibidir; odaları bilir, köşeleri ezberlemiştir, can yakar ama en azından şaşırtmaz. Modern insanın en büyük açmazı da tam burada düğümleniyor. Sürekli daha iyi bir hayatı hak ettiğimizi söylerken, temellerini bizzat kendi ellerimizle kazıdığımız o köhne yapılarda yaşamaya devam ediyoruz. Mutsuzluğu bir kimlik, kronik bir ruhsal yorgunluğu ise kişilik zannediyoruz.

Değişimden korktuğumuz için değil, aslında bakarsanız bildiğimiz o tanıdık acıyı kaybetmekten korktuğumuz için yerimizden kıpırdamıyoruz. Belki de yapmamız gereken ilk şey, dillerden düşmeyen o ‘’konfor alanından çıkma’’ çağrısını bir kenara bırakıp kendimize şu dürüst soruyu yöneltmektir. Acaba gerçekten huzurlu bir yaşam mı arzuluyoruz yoksa ezberimizi bozan her türlü sakinlikten kaçıp, kendi inşa ettiğimiz o tanıdık acılara sığınmaktan ne zaman vazgeçeceğiz? Sağlıcakla kalın…