Bir fotoğrafın en ilginç tarafı, bize gösterdikleri değil; gösteremedikleridir.
Bir kareye baktığımızda gördüğümüz şey, objektifin seçtiği küçücük bir parçadır. Oysa vizörün hemen dışında kalan onlarca ayrıntı vardır. Bir çocuğun biraz önce döktüğü gözyaşı, annenin sessiz yorgunluğu, fotoğrafçının saatlerce beklediği an ya da o gülümsemenin ardına saklanmış kırgınlıklar… Bunların hiçbiri kareye girmez. Ama hikâyenin en önemli bölümü çoğu zaman tam da oradadır.
Hayat da bundan farklı değildir. İnsanları çoğu zaman gördüğümüz tek kareyle tanımaya çalışıyoruz. Bir başarıya şahit oluyor, onun bütün hayatının kusursuz olduğunu sanıyoruz. Bir hatasını görüyor, bütün karakterini o yanlışın içine hapsediyoruz. Oysa hiçbir insan tek kareden ibaret değildir. Herkesin objektifin dışında kalan, kimsenin bilmediği uzun bir hikâyesi vardır.
Fotoğrafçılık bana yıllar içinde teknik bilgilerden çok insanı öğretti. Güçlü bir fotoğraf sadece doğru ışıkla, doğru objektifle ya da doğru ayarla oluşmaz. Asıl farkı oluşturan şey, fotoğrafçının görebildiği ama makinenin gösteremediği ayrıntılardır. İyi bir fotoğrafçı yalnızca vizörden bakmaz; vizörün dışını da hisseder. Çünkü hikâye çoğu zaman görünmeyen yerde başlar.
İnsan ilişkilerinde de durum aynıdır. Bir dostumuzun sert tavrını görürüz ama belki bütün gece hasta bir yakınının başında beklediğini bilmeyiz. Sessiz kalan birini soğuk zannederiz ama belki söyleyecek gücü kalmamıştır. Sürekli gülen bir insanı dertsiz sanırız ama belki yalnız kaldığında gözyaşlarını kimse görmüyordur.
Ne yazık ki çağımız bizi görünene alıştırdı. Sosyal medya bunun en büyük örneklerinden biri. Kusursuz tatiller, eksiksiz sofralar, mutlu aileler, başarı hikâyeleri… Her kare sanki mükemmel bir hayatın ispatı gibi sunuluyor. Oysa hiçbir fotoğraf yirmi dört saati anlatamaz. Hiçbir paylaşım insanın bütün yükünü taşıyamaz. Bir kare gerçektir ama gerçeğin tamamı değildir.
Bazen bir portre çekimi yaparken de bunu hissederim. Deklanşöre bastığım an yüzündeki ifadeyi kaydederim; fakat o ifadeye sebep olan çocukluğu, kayıpları, umutları ve korkuları kaydedemem. Fotoğrafın sınırı tam da buradadır. Görüntüyü dondurabilir ama hayatın tamamını içine alamaz.
Belki de bu yüzden insanlar hakkında hüküm verirken daha dikkatli olmalıyız. Çünkü gördüğümüz şey sadece bize gösterilen kadardır. Kalan kısmı ise sabırla dinlenmeyi, anlamayı ve empati kurmayı bekler. Bir insanı tanımak, onun söylediklerini duymaktan çok söyleyemediklerini fark edebilmektir.
Hayatımız boyunca sayısız fotoğraf çekiyoruz. Fakat keşke biraz da insanların görünmeyen yanlarına bakmayı öğrenebilsek. Belki o zaman daha az kırar, daha az yargılar ve daha çok anlardık. Çünkü herkesin taşıdığı bir yük, içinde sakladığı bir acı, kimseye anlatmadığı bir mücadele vardır. Bunlar kadraja sığmaz; ama insanı insan yapan da çoğu zaman onlardır.
İyi bir fotoğraf bazen kadrajın dışını düşündürdüğü için unutulmaz olur. İyi bir insan da yalnızca gördüğüne değil, göremediğine de değer verdiği için hatırlanır.
Hayat bize her gün yeni kareler sunuyor. Fakat gerçek hayat, o karelerin kenarında, görünmeyen yerde akmaya devam ediyor. Belki de insan olmanın en güzel tarafı, sadece kadraja bakmak değil; kadraja sığmayanları da görebilmektir. Çünkü bazen en büyük hikâyeler, hiçbir fotoğrafa sığmayacak kadar derindir.