İnsan çoğu zaman kendine karşı en acımasız olanıdır. Başkalarının söyleyemediğini söyler, başkalarının görmediğini görür ve en çok da kendinden saklanır. Çünkü kendini görmek kolay değildir. Hele ki sadece güçlü yanlarını değil, kırıklarını, eksiklerini, hatalarını da aynı masaya oturtmak… İşte orası zor.
Ama tam da orasıdır dönüşümün başladığı yer.
Kendini kabul etmek, bir teslimiyet değildir. Vazgeçmek hiç değildir. Aksine, kendinle ilk kez dürüst bir ilişki kurmaktır. İnsan, kendini olduğu gibi görmeye başladığında; hayatın ona sunduğu gerçeklikle de daha yalın bir bağ kurar. Çünkü artık savaşmayı bırakır. Sürekli “daha iyi olmalıyım”, “daha farklı olmalıydım” cümlelerinin içinden çıkar ve “ben buyum” diyebildiği o sade noktaya ulaşır.
Bu cümle basit görünür ama içinde büyük bir özgürlük taşır.
Psikolojik olarak baktığımızda, insanın içsel çatışmalarının büyük bir kısmı, kendini reddetmesinden doğar. Olumsuz duygularını bastırmak, zayıf yönlerini yok saymak, geçmiş hatalarını sürekli yeniden yargılamak… Bunların hepsi zihnin içinde görünmeyen bir yük oluşturur. Ve insan fark etmeden bu yükle yaşamaya alışır.
Oysa kabul, bu yükü ortadan kaldırmaz. Ama onu taşınabilir hale getirir.
İnsan kendini kabul ettiğinde, kusurlar yok olmaz. Ama anlam değiştirir. Hatalar silinmez. Ama öğretici olur. Kırılganlık bir zayıflık olmaktan çıkar, bir derinlik haline gelir. Ve en önemlisi, insan kendine dışarıdan bakabilmeye başlar.
İşte tam burada fotoğraf devreye girer.
Bir fotoğraf çektiğini düşün. Kadrajdasın. Ama bu kez objektifin arkasında da sensin. Işığı sen belirliyorsun, gölgeyi sen kabul ediyorsun. Yüzündeki çizgileri silmeye çalışmadan, olduğu gibi bırakıyorsun. Çünkü biliyorsun ki o çizgiler senin hikâyen. O gölgeler senin yaşanmışlıkların.
Kendini kabul etmek de tam olarak böyle bir şeydir.
Hayatın içindeki ışığı sevip, gölgelerden kaçmamak…
Çünkü çoğu insan sadece aydınlık tarafını göstermek ister. Mutlu anlarını paylaşır, güçlü görünmek ister, eksiklerini saklar. Ama hayat tek yönlü bir hikâye değildir. Işık varsa gölge de vardır. Ve çoğu zaman fotoğrafı anlamlı kılan şey, o gölgenin varlığıdır.
İnsan da böyledir.
Kendi karanlığını kabul etmeyen biri, ışığını da tam olarak yaşayamaz. Çünkü sürekli bir eksiltme halindedir. Oysa kabul eden insan, bütündür. Parçalarını ayırmaz. Kendine karşı dürüsttür. Ve bu dürüstlük, insana tuhaf bir huzur getirir.
Bu huzur, dışarıdan gelen bir mutluluk değildir. İçeride kurulan bir dengedir.
Bir süre sonra şunu fark edersin: Kendini kabul ettikçe, başkalarını da daha kolay kabul etmeye başlıyorsun. Çünkü artık yargılama ihtiyacın azalıyor. İnsanların kusurları sana batmıyor. Çünkü kendi kusurlarınla barışmışsın. Empati dediğimiz şey de zaten tam olarak burada başlıyor.
Fotoğraf çekerken de bu değişimi hissedersin.
Artık kusursuz yüzler aramazsın. Hikâyesi olan yüzleri görmeye başlarsın. Çatlamış duvarlar, eski kapılar, yorgun bakışlar… Bunlar sana daha gerçek gelir. Çünkü sen de artık “kusursuz” olanın peşinde değilsindir. Gerçeğin peşindesindir.
Ve gerçek, her zaman biraz eksiktir.
Ama tam da bu yüzden güzeldir.
Kendini kabul eden insan, hayatı düzeltmeye çalışmaz. Onu anlamaya çalışır. Sürekli kontrol etme ihtiyacı azalır. Çünkü bilir ki her şeyin bir nedeni, bir akışı vardır. Ve bu akışın içinde kendi yerini kabullenmek, insanı hafifletir.
Belki de en büyük dönüşüm budur:
Kendinle kavga etmeyi bırakmak.
O gün geldiğinde, hayatın değişmez. Ama sen değişirsin. Aynı sokaklardan yürürsün, aynı insanlarla konuşursun, aynı şehirde yaşarsın… Ama gördüğün şeyler farklılaşır. Çünkü artık bakışın değişmiştir.
Ve insanın dünyası, gördüğü kadardır.
Kendini kabul ettiğin gün, yeni bir hayata başlamazsın. Ama aynı hayatın içinde bambaşka bir dünyayla tanışırsın.
Sessiz, derin ve sana ait bir dünya…