Sevgili okurlar; bazı insanlara ne kadar iyilikle yaklaşsanız, sahip çıksanız, kol kanat gerseniz, el uzatsanız, cehaletini bilgelikle örtmeye çalışsanız, çiğliğini olgunlukla karşılamaya da çalışsanız da havanda su dövmüş olursunuz. Nankör insanı, fesatlığı adet edineni, mayası kötülükle yoğrulmuşu düzeltemezsiniz. Bunun içindir ki Mevlana, “Bin bahar görse de taş yeşermez” demiştir. Ne kadar yerinde bir betimleme.

Taştan ne beklenebilir? Ruhu taş, beyni taş, kalbi taş olandan… Sen ne kadar fedakarlık da yapsan karşılığını asla bulamazsın. Hoş, karşılığını bulmak için de yapmazsın zaten. Ama en azından ufak da olsa bir memnuniyet, bir vefa, bir samimi niyet görmek istersin. Ama maalesef boş bir çabadır bu. Yani karşı tarafı iyi etmek için, iyileştirmek için, güzellikleri göstermek, ruhuna şifa olmak için ne kadar da çırpınsan, sonu hüsran olur. O taşa sen bin bahar yaşatırsın ama ufacık bir sevgi tohumu, canlılık belirtisi göremezsin. Bazen içte olan kötülük dışa akar ya, dile vuruverir. Senin güzel niyetini çarpıtır, kendi zehrini sana akıtır, suçlar, karalar. Aslında onun içindeki karanlık, senin içindeki ışıktan nefret eder. Onu söndürmeye çalışır. Karalığı bir kasvetli bulut gibi kaplamak ister aydınlığını. Senin iyiliğini seni karalayarak örtmeye, yok etmeye çalışır.

Buna izin verme! Denemeler denemeler denemeler… Sonu ne? Bir hiçlik. Eee artık bırak onu orada be güzel can! Kendini yeni yollara götür. Sevgini, saygını, güvenini, özverini, emeğini, iyiliğini, güzelliğini hak edenlere ver. Bunları taşlara değil, çiçeklere sun. Onları hak edenlere çıkan, güzel çiçekli, altın ışıklı yollara ser…

Ne demişler; “Sunduğun her şey yetmediyse, yokluğunu sun. Tuz menüde yazmaz. Ama eksik olduğunda hissedilir.”