Fotoğrafa başladığım yıllarda flu olan her şeyi hata sanırdım.
Netlik iyiydi.
Fluluk kusur.
Fotoğrafın doğru yerinde, doğru ışığında, doğru mesafesinde durursam her şeyin net olması gerektiğine inanırdım. Çünkü bize fotoğrafı öğretirken önce netliği öğrettiler. Gözün nereye bakacağını belirlemeyi, konuyu diğerlerinden ayırmayı, doğru noktaya odaklanmayı…
Sonra yıllar geçti.
Binlerce fotoğraf çektim, binlerce insan tanıdım. Ve garip bir şekilde fotoğrafı öğrendikçe hayata, hayatı öğrendikçe fotoğrafa başka türlü bakmaya başladım.
Anladım ki her şeyin net olması gerekmiyormuş.
Hatta bazı şeyler netleştiğinde güzelliğini kaybediyormuş.
Fotoğrafta alan derinliği diye bir kavram vardır. Bir noktayı seçersiniz; orası nettir. Önündeki ve arkasındaki dünya yavaş yavaş flulaşır.
Fotoğrafçı aslında yalnızca neyi göstereceğine değil, neyi belirsiz bırakacağına da karar verir.
Belki hayatın da bir alan derinliği vardır.
Fakat biz bunu kabul etmekte zorlanıyoruz.
Her şeyin cevabını istiyoruz.
Beni neden sevdi?
Neden gitti?
Neden sustu?
Ben nerede yanlış yaptım?
Bundan sonra ne olacak?
Doğru yerde miyim?
Doğru insanla mıyım?
Verdiğim karar doğru mu?
Zihnimizi, cevabı olmayan soruların karşısına oturtup onlardan kesinlik bekliyoruz.
Oysa hayat bize böyle bir söz vermedi.
Belki de insanı asıl yoran, yaşadıkları değil; yaşadıklarının tamamını anlamlandırmaya çalışmasıdır.
Çünkü belirsizliğe tahammülümüz az.
Bir insanın neden değiştiğini bilmek istiyoruz. Bir ilişkinin neden bittiğini anlamak istiyoruz. Bir dostluğun neden eskisi gibi olmadığını çözmeye çalışıyoruz. Bir kapı kapandığında, arkasında mutlaka mantıklı bir sebep arıyoruz.
Bulamayınca da kendimize dönüyoruz.
“Ben ne yaptım?”
Belki hiçbir şey.
Belki hayatın her hareketinin bizim anlayabileceğimiz bir açıklaması yoktur.
Fotoğraf makinesini elime aldığımda artık her yeri netlemeye çalışmıyorum. Çünkü biliyorum ki bütün görüntüyü aynı anda netleştirirsem izleyicinin gözünü nereye götüreceğimi kaybedebilirim.
Hayatta ise tam tersini yapıyoruz.
Her şeyi aynı anda görmek, bilmek, çözmek ve kontrol etmek istiyoruz.
Geçmiş net olsun.
Bugün net olsun.
Yarın net olsun.
İnsanlar net olsun.
Duygular net olsun.
Sonra zihnimizin içinde hiçbir şeyin seçilemediği kalabalık bir fotoğraf oluşuyor.
Belki huzur, bütün görüntüyü netleştirmek değildir.
Nereye odaklanacağını bilmektir.
Bugün önümde duran ne?
Şu anda kimi seviyorum?
Şu anda ne hissediyorum?
Elimde ne var?
Belki insanın asıl sorumluluğu yalnızca buraya kadardır.
Çünkü yarın henüz kadraja girmedi.
Geçmiş ise çoktan çekildi.
Biz ikisinin arasında, elimizde görünmeyen bir fotoğraf makinesiyle sürekli pozlama hesabı yapıyoruz.
Oysa hayat bazen hesap kabul etmiyor.
Işık değişiyor.
İnsan değişiyor.
Biz değişiyoruz.
Bir zamanlar uğruna her şeyi göze aldığımız şeyler yıllar sonra önemsizleşiyor. Önemsiz sandığımız küçücük bir an ise hafızamızın en keskin yerinde kalabiliyor.
Birinin söylediği tek cümle…
Bir vedada dönüp son kez bakışı…
Bir çocuğun elinizi tutuşu…
Bir sabah pencereye düşen ışık…
Hayatın en net fotoğraflarını çoğu zaman fotoğraf makinesi değil, hafıza çekiyor.
Üstelik hafızanın objektifi kusursuz değildir.
Bazı yerleri siler.
Bazı renkleri değiştirir.
Bazı yüzleri flu bırakır.
Bazı duyguları ise yıllar geçse bile keskin tutar.
Belki de güzelliği tam olarak buradadır.
Çünkü hayat bir belge değildir.
Hayat, eksikleriyle hatırladığımız bir hikâyedir.
Bu yüzden artık bir şeyin cevabını bulamadığımda eskisi kadar rahatsız olmuyorum.
Bazı soruların karşısında beklemeyi öğrendim.
Bazılarının cevabının yıllar sonra geleceğini, bazılarınınsa hiç gelmeyeceğini kabul etmeyi…
Çünkü insan olgunlaştıkça bütün sorularının cevabını bulan biri olmuyor.
Cevapsız kalanlarla yaşayabilen biri oluyor.
Fotoğrafta netlik önemlidir elbette.
Ama fotoğrafı güzel yapan yalnızca net olan değildir.
Bazen arka plandaki belirsizlik, öndeki hikâyeyi görünür kılar.
Bazen sis, dağı saklamaz; ona gizem verir.
Bazen gölge, ışığın eksikliği değildir; ışığın nereden geldiğini anlatır.
Ve bazen flu olan şey, yanlış çekilmiş değildir.
Sadece henüz ona odaklanma zamanı gelmemiştir.
Hayatta da böyledir.
Bugün anlayamadığınız bir insanı yıllar sonra anlayabilirsiniz. Bugün kayıp sandığınız bir şeyin sizi başka bir yere götürdüğünü çok sonra fark edebilirsiniz. Bugün “neden?” diye sorduğunuz bir olayın cevabı, belki başka bir hayatın içinde karşınıza çıkar.
Belki de çıkmaz.
O da olur.
Çünkü her hikâye tamamlanmak zorunda değildir.
Her soru cevaplanmak zorunda değildir.
Her duygu tarif edilmek zorunda değildir.
Her yolun nereye çıktığını bilerek yürümek zorunda da değiliz.
Bazen yalnızca önümüzdeki birkaç metreyi görmek yeterlidir.
Gerisini hayat kendi ışığında yavaş yavaş gösterir.
Ben fotoğraf çekerken artık her şeyin net olmasını istemiyorum.
Bir yer seçiyorum.
Oraya odaklanıyorum.
Geri kalanının biraz belirsiz kalmasına izin veriyorum.
Sanırım yaşamayı öğrenmek de biraz böyle bir şey:
Her şeyi çözmeye çalışmaktan vazgeçip neyin gerçekten görülmeye değer olduğunu seçebilmek.
Çünkü belki de hayatın bütün sırrı, her şeyi net görmekte değil…
Nereye odaklanacağını bilmektedir.