Tarihin en köklü dönüşümlerinden biri olan kadın hakları hareketi sadece toplumsal yapıyı sarsmakla kalmadı insan psikolojisinde ve ilişkiler ağında da derin yankılar uyandırdı.

‘’Feminizm özgürlük mü getiriyor yoksa bir ayrılık mı yaratıyor?’’ ikilemi, aslında bireyin iç dünyasında ve sosyal bağlarında yaşadığı bir adaptasyon sancısıdır.

Psikolojik açıdan bu soru, bağımsızlaşma ile bağlanma dengesinin yeniden kurulması çabasıdır.

Birey psikolojisinde özgürlük, kişinin kendi potansiyelini keşfetmesi ve kararlarının sorumluluğunu almasıdır.

Geleneksel rollerin kadına biçtiği bağımlı konum, ruh sağlığında tükenmişliğe yol açar.

Feminizm kadına kendi hayatının ana karakteri olma hakkını vererek ruhsal bir nefes alanı ve otantik bir varoluş açar.

Peki bu özgürlük dalgası neden bazen bir kopuş duygusu yaratır?

Yüzyıllardır süregelen sistem, rollerin net olduğu bir düzen sunuyordu.

Roller esnediğinde ise ilişkiler sarsıntıya uğrar.

Bu durum üç psikolojik dinamikten beslenir:

* Kontrol kaybı algısı: Gücün yeniden tanımlanmasının yarattığı direnç.
* Rol karmaşası: Yeni dünyanın ortak dili henüz yazılmadığı için yaşanan iletişim çatışmaları.
* Aşırı bireyselleşme: Sağlıklı bağımsızlık yerine örülen kalın duvarların kişiyi izole etmesi.

Psikolojide sağlıklı ilişki iki ayrı bireyin benliklerinden ödün vermeden kurduğu bağla mümkündür.

Feminizm insanları düşman eden bir ayrılık değil, sömürüye dayalı olmayan, eşit ve saygı dolu yeni bir bağ kurma arayışıdır.

Yaşanan geçiş dönemi sancılıdır çünkü eskiyle yeni arasındaki köprü henüz inşa edilmektedir.

Günün sonunda feminizm mutsuzluk üretmez sadece bastırılmış uyumsuzlukları görünür kılar.

Asıl mesele özgürlüğü yıkıcı bir yalnızlığa dönüştürmeden, birey olabilmeyi ve birlikte yürümeyi aynı anda başarabilen olgun ilişkiler inşa etmektir.
Sağlıcakla kalın.