Hayatın akışı içinde ansızın bir sarsıntı zihnimizi ve bedenimizi sarstığında ilk verilen tepki hep aynıdır.

Alarm zilleri çalmaya başlar.

“Hemen ne yapmalıyız?”

“Bu kriz nasıl anında son bulur?”

Zihin, belirsizliğin yarattığı o derin boşluktan kaçmak için otomatik olarak “çözüm makinesine” dönüşür.

Aslında çok doğal bir korunma refleksidir.

Acıyı, karmaşayı ve süreci taşımak ağır gelir.

Ancak tam da bu telaş anında iyileşmenin en temel kapısını kilitleriz: Dinleme kapısı.

Uzman Psikolog olarak meslek hayatımda en sık karşılaştığım ironilerden biri budur.

İnsanlar hayatlarında büyük bir dönemeçten geçerken, hastalık tanısıyla sarsılırken ya da içsel bir çıkmazın ortasındayken o sürecin doğasına ayak uydurmak yerine kestirme yollar ararlar.

Sızıyı dindirme telaşı sızının bize ne anlatmaya çalıştığını duymamızı engeller.

Oysa her zorluk, psikolojik sarsıntı ve her hastalık kendine has, benzersiz bir öyküdür.

Bir aile yakını hastalandığında, birey ruhsal bir teknmişlik yaşadığında ya da çocukluktan gelen bir düğüm çözülmek istendiğinde toplum olarak hemen mekanik bir akıl yürütmeye başlarız.

“Hangi hekime gidelim?”

“Hangi ilaçlarla bu işi çözeriz?”

Bu sorular kulağa çok mantıklı ve sonuç odaklı gelse de altında derin bir sürece tahammülsüzlük barındırır.

İşte bu noktada Uzman der ki, “Bekleyin, durun ve bir bakın. Bu duygu, beden size ne söylemeye çalışıyor?”

Fakat sabır yoktur. Uzmanın o yavaşlama ve anlama daveti, kişiye sanki zaman kaybettiriyormuş, süreci uzatıyormuş gibi gelir.

Oysaki derinlemesine anlaşılmamış bir acı kalıcı olarak çözülmez.

Hayatın karşınıza çıkardığı bir zorlukla karşılaştığınızda anında bir reçete peşinde koşmadan önce kendinize biraz alan tanıyın. Bir uzmanın sesine kulak verin.

Çünkü o ses sizi susturmak için değil, size bu karanlık yolda bir fener tutmak için oradadır.

Unutmayın en kalıcı şifalar en derin kulak verme anlarında doğar.

Sağlıklı günler dilerim…