Gözlerimizi açtığımız andan itibaren gördüğümüzü zannediyoruz. Önümüzde bir masa varsa masayı, bir insan varsa insanı, gökyüzü varsa gökyüzünü görüyoruz. Gözün yaptığı iş açısından bunda yanlış bir şey yok. Işık gelir, nesneden yansır, gözümüze ulaşır ve zihnimiz onu anlamlandırır. Fakat fotoğraf bize çok daha rahatsız edici bir soru sorar. Bakmak için göz yeterliyse görmek için ne gerekir? Çünkü aynı sokağın içinden yüzlerce insan geçer, aynı ağacın önünden yüzlerce insan yürür, aynı ışık herkesin üzerine düşer ama yalnızca biri durup diğerlerinin fark etmediği bir şeyi fark eder. Demek ki görmek yalnızca gözün açık olmasıyla açıklanabilecek kadar basit değildir.
Fotoğraf eğitimlerinde yıllardır karşılaştığım temel meselelerden biri budur. İnsanlar fotoğraf öğrenmeye başladıklarında önce makineyi öğrenmek isterler. Diyafram, enstantane, ISO, netlik, objektif, odak uzaklığı… Elbette bunların hepsi gereklidir. Fakat bir süre sonra teknik bilgi arttığı hâlde fotoğrafın aynı yerde kaldığı görülür. Çünkü makineyi kullanmayı öğrenmekle görmeyi öğrenmek aynı şey değildir. Bir fotoğrafçı teknik olarak kusursuz bir görüntü üretebilir ve buna rağmen söyleyecek hiçbir şeyi olmayabilir. Tersi de mümkündür. Teknik açıdan kusurlu bir kare bazen insanı dakikalarca önünde tutabilir. Çünkü fotoğrafın meselesi yalnızca görüntünün nasıl üretildiği değil, görüntünün içinden neyin seçildiğidir.
Fotoğrafın Felsefesi kitabında üzerinde durduğum meselelerden biri de tam olarak budur. Fotoğrafçı dünyayı olduğu gibi kaydeden kişi değildir. Zaten böyle bir şey mümkün değildir. Dünya, fotoğrafçının karşısında sonsuz ihtimaller hâlinde durur. O ise bunların arasından küçücük bir parçayı seçer. Birkaç adım sağa gider, biraz yaklaşır, bekler, vazgeçer, yeniden bakar ve sonunda deklanşöre basar. Fotoğraf dediğimiz şey yalnızca o anda karşısında bulunanların değil, fotoğrafçının bütün bu seçimlerinin sonucudur. Kadrajın içine aldıklarımız kadar dışında bıraktıklarımız da bize aittir. Bu yüzden iki insan aynı yerde, aynı saatte, hatta aynı ekipmanla birbirinden bütünüyle farklı iki fotoğraf çekebilir.
Peki görmek gerçekten öğrenilebilir mi? Bence evet. Fakat bunun yolu daha fazla şeye bakmaktan değil, baktığımız şeyin karşısında daha uzun süre kalabilmekten geçiyor. Bugünün insanının belki de en büyük görme problemi gözlerinin yetersizliği değil, dikkatinin parçalanmış olmasıdır. Bir görüntüden diğerine, bir ekrandan başka bir ekrana, bir yüzden başka bir yüze geçiyoruz. Her şeye bakıyoruz ama çok az şeyi inceliyoruz. Gözümüz sürekli çalışıyor fakat dikkatimizi bir şeyin üzerinde tutma süremiz giderek kısalıyor. Bu nedenle görmek, biraz da acele etmemeyi öğrenmektir.
Bir ağaca baktığımızı düşünelim. İlk bakışta gördüğümüz şey ağaçtır. Biraz daha kalırsak gövdesindeki yarıkları görmeye başlarız. Sonra dalların birbirleriyle kurduğu düzeni, yaprakların arasından geçen ışığı, ağacın yere düşen gölgesinin biçimini fark ederiz. Biraz daha beklediğimizde belki ağacın kendisinden çok çevresindeki boşluğu görürüz. Nesne değişmemiştir. Değişen bizim bakışımızdır. İşte fotoğraf eğitiminin asıl başladığı yer de burasıdır. Fotoğrafçıya neye bakacağını söylemekten çok, baktığı şeyin içinde kalmayı öğretmek gerekir.
Üstelik görme yalnızca biçimle ilgili değildir. İnsan, bildiği kadar da görür. Mimari bilen birinin bir yapıya bakışıyla yalnızca güzel bir bina gören kişinin bakışı aynı değildir. İnsan yüzünü yıllarca çalışan bir portre fotoğrafçısı, küçücük bir mimikte başkasının fark etmediği bir gerilimi yakalayabilir. Işığı tanıyan biri, başkasının yalnızca “hava kararıyor” dediği anda ışığın yönünü, rengini ve sertliğini okumaya başlar. Hayat tecrübemiz, okuduklarımız, kaybettiklerimiz, merak ettiklerimiz ve hatta korkularımız bile gözümüzün önündeki dünyadan neyi seçeceğimizi değiştirir. Bu nedenle görmek yalnızca görsel değil, aynı zamanda zihinsel ve duygusal bir birikimdir.
Belki de bu yüzden iyi fotoğrafçı olmak için yalnızca fotoğrafa bakmak yetmez. Resme bakmak gerekir, sinemaya bakmak gerekir, mimariyi anlamak, müzik dinlemek, şiir okumak, insan yüzlerini incelemek, sokakta yürümek, bazen hiçbir şey çekmeden saatlerce bir yerde oturmak gerekir. Çünkü fotoğraf makinesinin vizörü hayatın kendisinden daha geniş değildir. Hayattan ne kadar az şey biliyorsak kadrajın içinde fark edebileceğimiz şeyler de o kadar azalır. Fotoğrafçı yalnızca ekipmanını değil, kendisini de geliştirmek zorundadır.
Sonunda şu gerçekle karşılaşıyoruz. Görmek doğuştan sahip olduğumuz tamamlanmış bir yetenek değildir. Göz doğuştan gelir ama bakış zamanla kurulur. Belki yıllarca önünden geçtiğimiz bir duvarı bir sabah ilk kez görebiliriz. Belki yüzlerce kez baktığımız bir insanın yüzündeki ifadeyi ancak onu kaybetmekten korktuğumuz gün fark ederiz. Dünya çoğu zaman değişmez, bizim ona bakma biçimimiz değişir. Fotoğrafın insana öğretebileceği en değerli şey de belki budur. Daha iyi fotoğraf çekmekten önce daha iyi görmek. Çünkü fotoğraf makinesini kullanmayı öğrenmek birkaç ay sürebilir. Fakat insanın kendi gözünü eğitmesi, sanırım bir ömür sürer.