Amanos Dağları’nın İskenderun Körfezi’ne bakan yamaçlarındaki ünlü Belen Yaylasında yeni yerleştiğimiz deprem konutlarındaki yazlığımızın penceresinden karşıda, yemyeşil ormanların içerisinde elektrik enerjisi üreten devasa rüzgar güllerini izleyerek karalamaya çabaladığım yazılarımın arasına, 12 Eylül Askeri Darbesi ile ilgili anı ve yorumlarımı da eklemek istemiyordum ama, sosyal medyadan ve diğer kaynaklardan izlediğim mesajlar, haberler ve yorumlar, beni, bu yazıya zorladı.

Öncelikle, genç Adalet Bakanımız Sayın Akın Gürlek’in açıklamalarını okuyunca, bu yazıya heveslendim ve internetten yaşını araştırdım; 1982 doğumlu... Yani 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nde henüz dünyaya gelmemiş!..

Son yılların siyaset sahnesindeki ünlü isimlerinden olan Adalet Bakanı Akın Gürlek, sosyal medyada yaptığı yazılı açıklamada, 12 Eylül 1980 darbesinin demokrasi tarihinin kara lekelerinden biri olduğunu, darbe ile askeri vesayetin, milletin iradesini gaspedip sivil siyaseti kesintiye uğratarak ülkenin siyasi, toplumsal ve hukuki hayatında derin izler bıraktığını belirtiyor ve “Türkiye Yüzyılı hedeflerimizin en önemli unsurlarından biri de vesayetçi zihniyeti kurumsallaştıran ve darbe döneminin izlerini taşıyan 1982 Anayasası’nı bütünüyle geride bırakarak Türkiye’yi sivil bir anayasaya kavuşturmaktır,” diyor.

27 Mayıs 1960 Darbesi’nde ilkokul öğrencisiydim, 12 Mart 1971 Muhtırası’nda İstanbul’da yüksek öğrenimimi sürdürüyordum, 12 Eylül 1980 darbesinin de canlı tanığıyım. “Post modern darbe” dedikleri 1997 yılındaki 28 Şubat sürecinde ise Başbakanlık’ta koalisyonun DYP kanadından Devlet Bakanı Nevzat Ercan’ın basın müşaviri olarak görev yapıyordum, Diyanet İşleri Başkanlığı bakanımıza bağlı olduğundan, Başbakan Necmettin Erbakan’ın kutsal topraklara yaptığı unutulmaz Hac ziyaretine birlikte katılmıştık.

Her ne hikmetse bu yıl, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nin üzerine yüklendikçe yükleniyorlar; siyasal gelişmelerden midir, muhalefetin nefes alamaz hale getirilmesinden mi, şanlı askerimizin sesinin kısılmasından mı, iktidarın vesayet rejimi ile mücadelesinde zirveye ulaşmasından mıdır, anlamak mümkün değil... İçeriden ve dışarıdan yönlendirilen troller, 12 Eylül’ün yıldönümü bahanesiyle Atatürk’e, Laikliğe, Cumhuriyet’e saldırıyorlar da saldırıyorlar.

Yapay zeka ile oluşturulmuş bir videoda Atatürk’ün heykeli bombalanıyor, devasa iş makinaları ile Anıtkabir’e girip param parça ediyorlar, “Putperestlere ölüm!” sloganları atıyorlar... Bu videoyu izlerken bir anda kendimi kutsal topraklarda, Mekke’de Medine’de buluyorum; İslamın tebliğinden önce pagan dinlerin hüküm sürdüğü Mekke’de Arapların içerisindeki putlara taptığı ve ibadet ettiği Kabe’nin çevresinde gerçekleştirdiğimiz tavafları, Hacer-ül Esvet Taşı’nı öpmek, yalamak için birbirlerini ezen Müslüman hacıları, Mina’da Şeytan Taşlama’da Arapların diktikleri beton sütunlara “Al sana Şeytan, al sana Şeytan” diye taşlar fırlatan hacıları anımsıyorum ve hangisi putlara tapınmaktır, diye sormak istiyorum.

68 kuşağı olarak, 1970 - 1980 yılları arasında ülkemizde yaşanan Sağ-Sol kamplaşma ve çatışmalarının zirve yaptığı yıllarda, terör şehidi gazeteci-yazar Abdi İpekçi anısına düzenlenen “Türkiye’de Terör” konulu bilimsel araştırma yarışmasına gönderdiğim çalışmamla ikinci olmuş, ödül almış mütevazı bir gazeteci-yazarım.

Birinci Dünya Savaşı ile tamamen dağılmış olan Osmanlı’dan kalan ancak yedi düvelin işgali altındaki topraklar üzerinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde Kurtuluş Savaşı başarılmış, 1923 yılında çağdaş, laik, demokratik, sosyal hukuk devleti Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştu; ancak o günlerden buyana Cumhuriyet karşıtlarının düşmanlığı hiç bitmemişti. “Laiklik dinsizliktir” iddiaları ile devlete karşı ayaklanan Şeyh Sait, Goçgiri, Beyazıd, Dersim Harbi gibi sayısız isyanlar bastırılmış, İngiliz kışkırtmaları ve destekleri ile Dersim’de ayrı bir devlet kurmaya kalkışan isyancılar, tuzağa düşürdükleri Türk askerlerine katliamlar uygulamışlar, Atatürk’ün sert müdahaleleri ile tüm isyanlar sonlandırılmıştı.

1930’larda Menemen olayında isyancılara karşı duran, silahında mermisi bile bulunmayan subayımız Asteğmen Kubilay’ın başını keserek kazığa geçiren, şehir içinde ‘’Şeriat isteriz,’’ diye sloganlar atarak dolaştıran hainlere karşı Atatürk’ün, “Menemen’i yakın” şeklindeki emri unutulabilir mi? İstiklal Mahkemeleri kurulmasaydı, isyancı hainlere karşı sert tebirler uygulanmasaydı, acaba devletimiz ayakta kalabilir miydi?

Ülkemizde 1970-1980 yılları arasında Sağ ve Sol olarak iki kampa ayrılmış toplumsal kesimler, kendi aralarında da fraksiyonlar oluşturmuşlar, olaysız, ölümsüz bir gün geçmiyordu, o da yetmezmiş gibi mezhep çatışmaları körükleniyor, çoğunluktaki Sünni kesimler, Alevi kesimlere karşı kışkırtılıyor, dinsel inanç farklılıkları uğruna insanlar ölüyor, öldürülüyorlardı. Toplumun neredeyse tüm kesimleri, bir çatışmanın ortasında kalmamak için akşam güneş batmadan evlerine koşuyor, evlerinin balkonlarından, pencerelerinden uzak, adeta iç kesimlere saklanıyorlardı.

Asla askeri darbeleri savunmuyorum, ancak üzerlerinden bu kadar zaman geçmiş darbelerin, halen siyaset malzemesi yapılmasını, “Vesayet rejimini bitireceğiz” denilerek Fetö ve benzeri türlü operasyonlarla zaten kolu kanadı kırılmış olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin, yıllardır üzerinde sürdürülen projelerle daha fazla yıpratılmak istenmesini anlayamıyorum.

Tamamı krallar, sultanlar, emirler ya da diktatörler tarafından yönetilen 57 Müslüman devlet arasında çağdaş uygarlıkların peşinden koşan tek Müslüman Devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, içeride ve dışarıda en büyük güvencesi olan Türk Silahlı Kuvvetleri, 2009’larda Ergenokon ve benzeri operasyonlarla, 15 Temmuz 2016’da da Fetöcü darbe girişimi ile nefes alamaz hale getirildi.

Bir yandan, daha önce denedikleri ve başarısız oldukları açılımlara şimdi de “Terörsüz Türkiye” sürecini ekleyen ve sonsuza kadar devletimizi yönetmeye niyetlenen 24 yıllık siyasal iktidar mensupları, elli bin insanımızın katilleri PKK terör örgütü ile barış masasına oturuyor, mezuniyet törenlerinde “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diyen okul birincisi genç subaylarımızı ordudan ihraç ediyor, sonra da halen, “Vesayet rejimini bitireceğiz” diyorlar.

Partili Cumhurbaşkanılığı Sistemine geçtiğimiz 2017 yılından sonra inşa edilen tek adam rejimi, ortada “Vesayet Rejimi”mi bıraktı?