15 Temmuz 2016 darbe girişiminin anma hazırlıkları yapılıyor. Üç gün önce TRT-I Televizyonunda “Son Sefer” başlıklı bir filme takılıyorum; İstanbul’da yolcularla dolu bir belediye otobüsü, sosyal medyadan darbe girişiminin ilk haberlerini öğreniyorlar, tartışmalar başlıyor. Alnında “AHL (Atatürk Hava Limanı) - Çatalca” yazılı ışıklı levhası bulunan otobüsün şoförü, yolcuları, darbe girişimine karşı direnmeye çağırıyor, “Gazanız mübarek olsun!” diyor...
Darbe girişimi haberleri yayılıyor, halk, darbeci askerlere karşı savaşmak üzere meydanlara dökülüyor. Darbeci askerlerin komutanlarından birisi, öfkeli bir ses tonuyla, “Yakın, yıkın, anlaşıldı mı askerlerim!” komutunu veriyor, askerler, “Emredersiniz komutanım” diyorlar, silahları ile halka saldırıyorlar.
Otobüsün alnındaki “AHL-Çatalca” yazılı ışıklı levha bir anda değişiyor, kocaman “TÜRKİYE” yazısı görülüyor. Otobüsün şoförü, “Eğer cennete gideceksek, bu otobüsle hep beraber gideceğiz!” diye bağırıyor, askerin ateş yağmuruna tuttuğu otobüsün camları pencereleri, kapıları parçalanıyor, ancak darbecilere karşı direnişi sürdürüyorlar, tüm engelleri aşıyorlar, ilerleyen bölümlerde darbeci askerleri etkisiz hale getiriyorlar.
TRT’de yayınlanan ve özel olarak hazırlanmış bu film, baştan sona içeride ve dışarıda devletimizin tek güvencesi, milletimizin göz bebeği olan Türk Silahlı Kuvvetlerini itibarsızlaştırmaya yönelik mesajlar veriyor.
O kahrolası geceyi dün gibi hatırlıyoruz, başkentimiz Ankara’da Etlik semtindeki evlerimizde akşam saatlerinde üzerimizden geçen birkaç uçağı ve bizleri ürküten bombaya benzer ses patlamalarını asla unutamayız. Gözlerimizi televizyon ekranlarından ayırmadan sabaha kadar gelişmeleri izlemiştik; İstanbul’da Boğaz köprüsünde bir kaç silahlı karanlık güç, rastgele karşı taraflara ateş açıyorlardı; Ankara’da halk, askeri tankların üzerlerine çıkıyor, yine karanlık güçler, emir eri gencecik askerlerimizi boğazlamaya çabalıyorlardı. Ankara’da ne bir tanktan, ne bir başka askeri araçtan ne de darbeci oldukları söylenenlerden, halkın üzerine ateş açan bir tek asker görülmedi.
Gece saat 00.30 sıralarında İstanbul Hava Limanında basın toplantısı düzenleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Bu gelişmeler, Allah’ın bize bir lütfudur, aramızdaki çürük elmaları temizleyeceğiz!” diyordu, yanında oturan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı damadı Berat Albayrak ise onu dinlerken, hafifçe gülümsüyordu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, burada bir kez daha halkı meydanlara çağırıyor, ülke genelinde tüm camilerde aynı anda selalar okunmaya başlıyordu.
Darbe girişiminin başladığı sıralarda İstanbul’da bulunan Başbakan Binali Yıldırım’ın, son anda darbe girişimini öğrendiği, güzergahını değiştirerek farklı yollardan Kastamonu’ya ulaştığı, geceyi de orada tünelde geçirdiği haberleri duyuluyordu.
Fazla detaya girmeye gerek var mı bilemiyorum ama, hemen askeri hastaneler kapatıldı, Sağlık Bakanlığı bünyesine verildi, askeri yargı sistemi kaldırıldı, askeri okulların kapılarına kilit vuruldu, askerlerin ve öğrencilerin büyük bir kısmı tutuklandı.
27 Mayıs 1960 askeri darbesini, o zamanlar ilkokulda okuyan küçük bir öğrenci olarak hayal meyal anımsıyorum. 12 Eylül 1980 askeri darbesinde ise Kilis’in Musabeyli köyünde Maden Tetkik Arama (MTA)’nın kampında minibüsümle taşıma işlerinde çalışıyordum; kamp olarak kullanılan köy okulunda bir sabah minibüsümü hazırlamak için kapıya çıktığımda yolda ellerinde mavzer silahları ile yürüyen iki askerin, “Sokağa çıkma yasağı var, içeriye gir” uyarısı ile kapıdan dönüşümü, sonrasında askeri darbe olduğunu öğrenişimizi hatırlıyorum; o gün 12 Eylül 1980 sabahı idi. Tüm ülkede asker yönetime el koymuş, bir anda en ücra köylere kadar elleri silahlı askerler, göreve gönderilmişti.
Her iki darbeden sonra da Türk Silahlı Kuvvetleri, ülkede huzur ortamını sağlamış, iki sene geçmeden devlet yönetimini yeniden kurucu meclise ve arkasından kurulacak siyasal partilerin seçim yarışlarına bırakıp kışlalarına çekilmişlerdi.
Askeri darbelerin neler olduğunu ülkemizde de görmüştük, ülkemiz dışındaki ülkelerden de zaman zaman benzeri haberler alıyorduk. Ancak, akşam saatlerinde bir avuç karanlık gücün İstanbul ve Ankara’da başlattığı saçma sapan bir darbe girişimi ile nelerin amaçlandığını hiç bir zaman anlayamadık!
“Tatbikata çıkıyoruz... Operasyon yapacağız...” denilerek meydanlara sürülen askerlerin, halkın karşısında nasıl şaşkına döndüklerini, ellerini silahlarının tetiğine dokundurmadıkları halde güya direnişçi halkın arasına karışmış provokatörler tarafından nasıl linç edilmeye kalkışıldıklarını unutabilir miyiz?
Bu arada bir Fetö Terör Örgütü söylemi üretildi, o darbe girişiminin de o güne kadar ülkemizde yaşanan bir çok olumsuz gelişmelerin de bu örgüt tarafından organize edildiği öne sürüldü. Ancak aradan bir yıl kadar zaman geçtikten sonra 2017 yılında alelacele bir referandumla Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ne geçildi. Fetö belasını yıllarca besleyip büyüterek başımıza çıkaranlar, yine bu rögütün kahpece bir darbe girişimi üzerine siyasal güçlerini ölümsüzleştirmenin çaresini buldular.
Devletimizin yöneticileri, tüm resmi törenlerde hatta geçtiğimiz günlerde Ankara’da gerçekleştirilen NATO Zirvesinde hep Osmanlı askerlerini, Yeniçerileri ön plana çıkardılar, askerimizi kenarda tuttup, rencide ettiler.
İki de bir varlığıyla övündüğümüz, dosta düşmana korku saldığımız, komşu ülkelere operasyonlara gönderdiğimiz, terörle mücadelede şehitler verdiğimiz askerimizi, artık darbeci yapılanma olarak gösterme paranoyasından kurtulmalıyız diye düşünüyorum.
Askerimiz Bu Kadar Yıpratılmamalı
Cengiz Özer
Yorumlar
Trend Haberler
Bakan Güler: Savunma sanayi ihracatı 10 milyar doları aştı
Yeni Maaş Tabloları Netleşti: Memur ve Emekliye Yüzde 13,52 Zam!
Ankaralılar yaz aylarında ATA Çiftliği’nde doğayla buluşuyor
Erdoğan, Trump ile Kol Kola!
Kartal'da kayıp olarak aranan Gülay Polat cinayete kurban gitti
Bursa'da orman ürünleri fabrikasında yangın paniği