Bir kamyon trafik kazasında devrilmiş, içerisindeki yükü ortalığa saçılmış, çevredekiler olay yerine koşuyorlar, ortalığa saçılmış ürünlerden kapabildikleri kadarını kucaklayıp, hızla uzaklaşıyorlar.

Bu ve benzeri haberleri zaman zaman sosyal medyada izliyoruz, içimiz sızlıyor. Daha birkaç yıl önce 6 Şubat deprem felaketinde yaşananları, medyaya yansıyan çirkin haberleri anımsayalım... Yüzbinlerce insan, karda kışta, dondurucu soğukta enkazlar altında çığlık çığlığa can çekişirken, yıkıntılar arasında yakalanan hırsızları, insanların açlığını susuzluğunu fırsat bilip piyasa fiyatlarını kat kat artıran esnaflarımızı unutabilir miyiz?..

Ya Gaziantep’in Nurdağı ilçesinde bir köyde inşaatı tamamlanmış deprem konutlarının dağıtımı sırasında bir depremzedenin, “İyi ki böyle bir deprem yaşamışız, evlerimiz yıkılmış, şimdi saraylar gibi evlere kavuştuk” şeklindeki sözlerini nereye koymalı?!..

“Kendi acısını hisseden canlıdır, başkalarının da acısını hisseden ise insan” şeklinde bir özdeyiş vardır; bu yaşadıklarımıza baktığımızda, her geçen gün insanlığımızı biraz daha yitirmekte olduğumuzu göremiyor muyuz?
Türkiye’ye turistik bir gezi düzenleyen Fransız arkadaşın arabasıyla 1981 yılının Mayıs ayı ortalarında Paris’ten yola çıkmıştık. Fransız arkadaşım, “Otoyollara para harcamayalım, seyahat yapıyoruz, acelemiz yok ‘Rout de national-Ulusal yol’ denen ücretsiz yollardan gidelim” dedi, köylerden kasabalardan geçerek güzel bir yolculuk yapmaya başladık.

Vakit öğleye yaklaşıyordu, küçük ama tertemiz bir köyden geçerken, arkadaşım yolun kenarında bakkal görünümlü tek katlı bir binanın önünde arabayı durdurdu, “Şu marketten ekmek ile bir şeyler alalım” dedi. Küçük binanın kapısının üstünde ‘Market’ tabelası bulunuyordu. Ortalıkta kimsecikler görünmüyordu. Dükkanın ahşap kapısını iteleyerek girdim, kapının çarpması ile üstünde sarkan küçük bir çıngırak sesi, içeridekileri uyardı, ancak kimse çıkıp gelmedi. Sağa sola bakınırken, arkamdan Fransız arkadaşım da geldi. Arkadaşım, ekmek dolabından bir ekmek ile diğer alacaklarını aldı, üzerlerinde yazılı ücretlerini hesapladı, elindeki cüzdanından çıkardığı paradan bir miktarını tezgahın üzerine bıraktı, çıktık.

Aradan kırk küsür yıl geçti, şimdi düşünüyorum da ülkemizde böyle bir yerde bakkal dükkanı açsanız ve kendi haline bıraksanız, iki günde o dükanın yerinde yeller estiğini görmez misiniz?..

Bu tür anılarımızla Avrupa ülkelerinde tanık olduğumuz insan yaşamındaki güzelliklerden söz etmeye kalkıştığımızda hemen suçlamayı yapıştırıyorlar; “Sen batı hayranı olmuşsun” diyorlar. Bu satırları karaladığım 19 Haziran Cuma günü sabahı televizyonlarda haberleri izliyorum: Altı yaşındaki kızını, tarikatının otuz yaşlarındaki bir müridi ile evlendirdiği için kızının şikayeti üzerine üç yıl kadar önce mahkum edilen Hiranur Vakfı Başkanı cezaevinden tahliye edilmiş, çok sayıda sarıklı cübbeli taraftarlarınca coşkulu gösterilerle karşılanıyor.

Batman’da Peygamber Sevdalıları Vakfı tarafından düzenlenen sekiz on yaşlarındaki kız çocuklarına tesettür giydirme törenleri gösteriliyor... Milli Eğitim Bakanlığını, hatta devletimizi yönetenlerin çoğunun kendi çocuklarını ABD, Avrupa gibi batı ülkelerinde okuturlarken, ülkemizdeki Peygamber Sevdalıları Vakfı, Kur’an’a Hizmet Vakfı gibi vakıflara yüz milyonlarca lira devlet desteği sağlandığı anlatılıyor.

İslamın öngördüğü dürüstlük, hak, hukuk adalet, kul hakkı ve insanca yaşam alanlarında yapılan uluslararası araştırmalarda İsveç, Norveç, Danimarka gibi İslamla hiç bir bağı bulunmayan toplumların en temiz ülkeler olduğu, İslam ülkelerinin ise sonuncu sıralarda yer aldığı belirtiliyor.

Bilim ve teknolojinin astronomik bir hızla ilerlediği, yapay zeka dönemine girildiği günümüzde ne yazık ki 57 Müslüman devlet arasında yer alan tek laik, demokratik, çağdaş hukuk devleti Türkiye Cumhuriyeti, son yıllarda apaçık bir şekilde geçmişin karanlıklarına doğru sürükleniyor.

Umarım ve dilerim ki, bu görüşlerimde yanılmış olayım.