“Kendi karanlığını görmeyen insan, karanlığı başkasında arar.”
İnsan kendine bakmayı pek sevmez. Aynaya bakar elbette. Saçına, yüzüne, üzerindeki gömleğe, yaşının bıraktığı izlere... Fakat insanın aynaya bakmasıyla kendini görmesi aynı şey değildir. Hatta çoğu zaman aynanın karşısında en az gördüğümüz kişi kendimizizdir.
Fotoğrafta da böyledir.
Bir portre çektiğimizde yüzün yalnızca aydınlık tarafını çekmeyiz. Gölge de o yüzün parçasıdır. Fotoğrafçı bilir ki ışığın olduğu yerde mutlaka gölge vardır. Dahası, gölgeyi ortadan kaldırdığınızda yüz derinliğini kaybeder. Her tarafı eşit biçimde aydınlatılmış bir yüz dümdüz görünür. Hatlar silinir, ifade zayıflar, karakter azalır.
İnsan da biraz böyledir.
Hepimizin aydınlık tarafları kadar karanlık tarafları da vardır. Kıskançlığımız, öfkemiz, kibirimiz, korkularımız, eksikliklerimiz, bastırdığımız arzularımız, geçmişten taşıdığımız yaralarımız... Kendimize yakıştırmadığımız ne varsa bir yerlere saklarız. Sonra üzerini örter, orada değilmiş gibi yaşamaya devam ederiz.
Fakat üzerini örtmek, bir şeyi yok etmez.
İnsan kendi içinde kabul etmediği ne varsa dışarıda ona karşı daha hassas hâle gelir. Kendi kibrini göremeyen, karşısındaki insanı kibirli bulur. Kendi kıskançlığıyla yüzleşemeyen, çevresindeki insanların kıskançlığından yakınır. Kendi bencilliğini kabul edemeyen, başkalarının ne kadar bencil olduğunu anlatır. Kendi öfkesini tanımayan, herkesin saldırganlığından şikâyet eder.
Belki de insan en çok, kendisinde görmek istemediği şeye başkasında öfkelenir.
İşin tuhaf tarafı şudur. Başkasında gördüğümüz kusuru teşhis etmek kolaydır. Kendimizde gördüğümüzde ise hemen bir gerekçe buluruz.
O yaptıysa kabalıktır, ben yaptıysam canım sıkkındır.
O sustuysa kibirdir, ben sustuysam kırılmışımdır.
O uzaklaştıysa vefasızdır, ben uzaklaştıysam yorulmuşumdur.
O öfkelendiyse karakter sorunudur, ben öfkelendiysem beni o noktaya getirmişlerdir.
İnsan kendisinin hem sanığı hem avukatı olunca dava kolay kolay sonuçlanmıyor.
Başkalarının davranışlarını karakterleriyle, kendi davranışlarımızı şartlarla açıklamaya ne kadar yatkınız. Belki kendimizi korumanın en kolay yolu bu. Suçu dışarıya bırakmak, içerideki hesabı görmekten daha zahmetsiz geliyor.
Oysa insanın asıl meselesi dışarıdaki karanlık değil, kendi içinde ışık tutamadığı yerlerdir.
Fotoğraf çekerken ışığı değiştirdiğinizde görüntü de değişir. Aynı insanı pencerenin karşısına koyarsınız başka görünür, ışığı yan tarafa alırsınız başka. Işığı yukarıdan verdiğinizde göz çukurları kararır. Aşağıdan verdiğinizde yüz ürkütücü bir hâl alır. Model aynıdır. Değişen, ışığın geliş yönüdür.
Hayatta da çoğu zaman baktığımız insanlardan önce bakışımızın ışığını değiştirmemiz gerekir.
Belki karşımızdaki gerçekten kötü değildir. Belki bizim yaralı tarafımıza dokunmuştur.
Belki gerçekten kibirli değildir. Biz onun özgüveninde kendi yetersizliğimizi görmüşüzdür.
Belki bizi küçümsememiştir. Biz çok önceden bir yerde küçümsenmiş ve o eski duyguyu bugüne taşımışızdır.
Bunun anlamı, karşımızdaki herkesin masum olduğu değildir. Elbette hayatımızda kötü niyetli, bencil, kıskanç, kırıcı insanlar vardır. Mesele onları aklamak değil. Mesele, gördüğümüz her karanlığın kaynağını sorgulamadan karşı tarafa ait saymamaktır.
Bir fotoğrafçı gölgeyi gördüğünde yalnızca “Burası karanlık” demez. Önce ışığın nereden geldiğine bakar.
İnsan da bunu öğrenmeli.
Beni bu kadar öfkelendiren ne?
Neden bu söz bana bu kadar dokundu?
Bu insanda tahammül edemediğim şey gerçekten ona mı ait, yoksa bende karşılığı olduğu için mi beni rahatsız ediyor?
İnsanın kendine sorabileceği en ağır sorular bunlardır. Cevapları da pek hoşumuza gitmeyebilir. Zira insanın kendi karanlığıyla tanışması, başkasının karanlığını anlatmak kadar keyifli değildir.
Başkalarını konuşurken cesuruzdur. Kendimize sıra geldiğinde sesimiz kısılır.
Belki olgunlaşmak dediğimiz şey de tam burada başlıyor. Kusursuzlaşmakta değil, kusurlarımızı tanımakta. Karanlıktan kurtulmakta değil, onun bize ait olduğunu kabul edebilmekte.
Fotoğrafta iyi bir gölge saklanmaz. Doğru yerde bırakılır. Yüzün biçimini, derinliğini, hikâyesini tamamlar.
İnsan kendi gölgesini kabul ettiğinde de benzer bir şey olur. Kendisini daha kötü biri olarak görmeye başlamaz. Aksine daha bütün görür.
“Kıskanıyorum.”
“Korkuyorum.”
“Öfkeleniyorum.”
“Bazen bencilim.”
“Bazen haksızım.”
“Bazen benim de niyetim sandığım kadar temiz değil.”
Bunları insanın kendisine söyleyebilmesi kolay değildir. Fakat insan kendi karanlığının adını koyabildiği ölçüde başkalarının karanlığına karşı daha adil olur. Hüküm vermeden önce düşünür. Bir kusur gördüğünde hemen taş atmak yerine elini cebine götürüp kendi taşlarını yoklar.
Fotoğraf bize yıllardır aynı şeyi söylüyor aslında.
Işık tek başına görüntü oluşturmaz.
Gölgeye ihtiyacı vardır.
İnsanı da yalnızca iyi taraflarıyla tanıyamayız. Kendimizi hiç tanıyamayız. İçimizde görmek istemediğimiz odalar, kapısını yıllardır açmadığımız yerler, kimseye göstermediğimiz köşeler vardır.
Mesele o odaları yıkmak değil.
Bir gün kapısını açabilmektir.
Belki içerisi sandığımız kadar korkunç değildir. Belki yıllardır başkalarında gördüğümüz, eleştirdiğimiz, öfkelendiğimiz nice şeyin küçük parçaları orada sessizce bizi bekliyordur.
O zaman insanın bakışı değişir.
Başkalarına karşı değil yalnızca, kendisine karşı da.
Ve sanırım insanın gerçek aydınlığı, hiç karanlığının olmaması değildir.
Kendi karanlığını görebilecek kadar ışık yakabilmesidir.
Çünkü kendi karanlığını görmeyen insan, karanlığı hep başkasında arar.
Kendi Karanlığını Görmeyen İnsan, Karanlığı Başkasında Arar
Mustafa Bayram
Yorumlar
Trend Haberler
Altındağ’da 3 yeni proje için geri sayım
Türkiye sağlık turizminde rotayı genişletiyor
Süleymancılar Soruşturmasında 3. Dalga!
“Türkiye ileri teknoloji yatırımlarına ağırlık vermelidir”
Erdoğan’dan Ahlat’ta “Terörsüz Türkiye” mesajı
“Raporlu işçinin maaşı keyfi olarak kesilemez”