Bazen soruyorlar:
“Ankara’nın nesini seviyorsun?”
Soruyu öyle bir sesle soruyorlar ki sanki Ankara sevilmesi güç, savunulması gereken kusurlu bir şehir. Sanki sevgi yalnızca denizi gören balkonlara, palmiyeli caddelere, martı seslerine ve gün batımında kızaran sahillere yakışıyor.
Oysa bazı şehirler güzelliğini hemen gösterir, bazılarıysa onu anlayacak kadar kalmanızı bekler.
Ankara bekler.
Kendini ilk bakışta teslim etmez. Size yaranmaya çalışmaz. Kartpostal gibi poz vermez. Makyajını tazeleyip meydana çıkmaz. Biraz sert, biraz mesafeli, biraz da gururludur. Onu sevmek için yalnızca bakmak yetmez; görmek gerekir.
“Ankara’nın nesini seviyorsun?” diyenlere verilecek kısa bir cevabım yok.
Çünkü ben Ankara’nın bir şeyini değil, huyunu seviyorum.
Ayazını seviyorum mesela.
İnsanın yüzüne çarpan o kuru soğuğu… Size burada hayatın süslü bir hikâye olmadığını hatırlatır. Ankara ayazı insanı üşütmez yalnızca; kendine getirir. Ceketinizin düğmelerini kapatırken düşüncelerinizi de toparlarsınız.
Bozkırını seviyorum.
Çünkü bozkır, yokluk değil sadeliktir. İlk bakışta sessiz görünür ama toprağın altında binlerce yıllık bir hafıza taşır. Gösterişsizdir; fakat köksüz değildir. Ankara da böyledir. Bağırmadan konuşur, sergilemeden taşır, övünmeden hatırlar.
Kalesi’nden aşağı baktığınızda yalnızca binaları görmezsiniz. Roma’nın taşlarını, Selçuklu’nun izlerini, Osmanlı’nın sesini ve Cumhuriyet’in kararlılığını aynı manzaranın içinde görürsünüz. Bu şehir, tarihin farklı zamanlarını aynı masaya oturtmuş ciddi bir ev sahibi gibidir.
Ulus’u seviyorum.
Eski Meclis’in duvarlarında hâlâ genç bir ülkenin telaşlı nefesi dolaşır. O kürsülerde yalnızca konuşmalar yapılmadı; bir millet, gelecekte nasıl yaşayacağına karar verdi. Ankara’nın sokaklarında yürürken bazen bastığınız yerin taş değil, hafıza olduğunu hissedersiniz.
Anıtkabir’i seviyorum.
Oraya her gidişimde kalabalığın içindeki sessizliğe bakarım. Çocuklar, yaşlılar, öğrenciler, Anadolu’nun farklı şehirlerinden gelen insanlar aynı avluda buluşur. O sessizlikte yalnızca geçmişe duyulan saygı yoktur; birlikte yaşama iradesi de vardır.
Tunalı’nın telaşını, Kuğulu’nun küçük huzurunu, Kızılay’ın bitmeyen kalabalığını, Hamamönü’nün eski zaman kokusunu, Bahçelievler’in akşamlarını seviyorum. Simitçinin buharına karışan ayazı, otobüs beklerken kurulan kısa dostlukları, taksicinin memleket meselelerine yetişen cümlelerini seviyorum.
Ankara’da deniz yokmuş…
Doğru.
Ama her şehrin denizi su değildir.
Bazı şehirlerin denizi hafızadır. İçine girdikçe derinleşir, kıyısında durdukça insanı kendine çağırır. Ankara’nın dalgaları görünmez; bir Meclis kapısında, eski bir taş binada, Seymenlerin adımlarında, bir öğrencinin çantasında ve memurun sabah telaşında kıyıya vurur.
Bu şehir güzelliğini göze değil, akla ve kalbe anlatır.
Ankara’yı sevmek, yalnızca bir şehri sevmek değildir. Zor zamanlarda ayağa kalkmayı, yokluktan bir gelecek kurmayı, gösterişin karşısına ciddiyeti, umutsuzluğun karşısına iradeyi koymayı sevmektir.
Şimdi Ankara’yı konuşma zamanı.
Çünkü Ankara yıllardır herkes adına konuşulan ama kendisi yeterince dinlenmeyen bir şehir.
Bir daha “Ankara’nın nesini seviyorsun?” diye sorarsanız cevabım hazır:
Ben Ankara’nın denizini değil, derinliğini; süsünü değil, şahsiyetini; manzarasını değil, memleketin kaderini değiştiren iradesini seviyorum.
Bazı şehirler insanı eğlendirir.
Bazıları dinlendirir.
Ankara ise insana kim olduğunu hatırlatır.