Türkiye siyaseti bugün yalnızca “kim iktidar olacak?” sorusunu tartışmıyor. Daha temel bir soru var: Sandıkta ortaya çıkan halk iradesi, sandıktan sonra ne kadar halkın iradesi olarak kalıyor?
Mansur Yavaş’ın 23 Eylül’de CHP’den istifa ederek siyasi yoluna bağımsız devam edeceğini açıklaması ve ardından Ankara’daki sekiz ilçe belediye başkanının CHP’den ayrılması, siyasetin yalnızca parti merkezlerinde değil, seçmenin zihninde de yeniden tartışılmasına yol açtı.
Fakat bu gelişmeyi yalnızca CHP’deki kopuşlar üzerinden okumak, asıl hikâyeyi kaçırmak olur. Çünkü bugün belediyelerde yaşananlar, Türkiye siyasetinde daha büyük bir dönüşümün görünür yüzüdür.
Belediye meclislerinde parti değiştiren üyeler, değişen sandalye çoğunlukları ve buna bağlı olarak ortaya çıkan yeni başkanlık ya da başkanvekilliği dengeleri, seçimin yalnızca sandıkta bitmediğini gösteriyor.
Hukuken mümkün olan bir siyasi değişimin demokratik anlamı ise başka bir sorudur. Seçmen sandıkta bir tercih yapıyor. Peki seçimden sonra bu tercih, siyasi güç ilişkileri içinde ne kadar korunuyor?
Oy, halkın elindeki en güçlü ve en barışçıl iktidar aracıdır. Fakat seçimden sonra siyaset başka güç araçlarıyla yürütülmeye başladığında, sandıkta ortaya çıkan irade ile siyasetin fiili sonucu arasında bir mesafe oluşabilir.
İşte bugün yaşanan tartışmanın özü burada: Oyunun gücü ile gücün oyunu karşı karşıya geliyor. Türkiye bu gerilimi ilk kez yaşamıyor.
Tarihimize baktığımızda güçlü liderlerin, büyük toplumsal dönüşümlerin içinden çıktığını görüyoruz. Menderes’i Demokrat Parti’nin yükselişinden, Ecevit’i 1970’lerin toplumsal hareketliliğinden, Özal’ı 1980 sonrasının ekonomik dönüşümünden, Erbakan’ı ve daha sonra Erdoğan’ı kendi dönemlerinin siyasal ve toplumsal koşullarından bağımsız düşünmek mümkün değil.
Liderleri yalnızca lider yapan kişisel özellikleri değildir. Onları büyüten bir toplumsal zemin vardır.
Bugün o zemin yeniden değişiyor.
Teknoloji, sosyal medya, bireyselleşme, çalışma hayatındaki dönüşüm ve ekonomik yapıdaki değişimler, insanın siyasetle kurduğu ilişkiyi de değiştirdi. Eskiden parti örgütü, mahalle, sendika, dernek ve siyasi yayınlar seçmenle parti arasındaki bağı kurarken, bugün bir siyasetçi milyonlara doğrudan ulaşabiliyor.
Böylece lider görünür hale geliyor; parti ise görünmezleşebiliyor.
Programın yerini aday, örgütün yerini iletişim ekibi, siyasi fikrin yerini kişisel başarı hikâyesi almaya başladığında sorun ortaya çıkıyor.
Lider siyasetin taşıyıcısı olmaktan çıkıp siyasetin kendisi haline geldiğinde parti küçülüyor.
Bu nedenle mesele yalnız CHP’nin değil, AK Parti’nin de içinde bulunduğu daha geniş bir siyasal dönüşüm meselesidir. Erdoğan’ın uzun yıllardır AK Parti siyasetindeki belirleyici ağırlığı ile CHP’de belediye başkanları ve popüler adaylar üzerinden gelişen siyaset aynı değildir; ancak ikisi de Türkiye’de siyasetin kişiselleşmesi eğilimini anlamak açısından birlikte düşünülmelidir.
Güçlü lider siyaseti toplumsal enerjiyi harekete geçirebilir. Ama demokrasinin kalıcılığını liderler değil, kurumlar ve programlar sağlar.
Tam burada CHP’nin son yıllardaki arayışı önem kazanıyor.
CHP, “herkes için CHP” diyerek toplumun daha geniş kesimlerine ulaşmak istiyor. Bu arayışın kendisi sorun değildir. Tam tersine, bir siyasi partinin toplumun tamamına ulaşmak istemesi demokratik siyasetin doğal hedefidir.
Asıl mesele şudur: Herkes için CHP iddiası, bu programı hayata geçirecek herkes için bir kadro oluşturabiliyor mu? Çünkü toplumun tamamına seslenmek başka, toplumun tamamına güven verecek siyasi kapasiteyi yaratmak başka şeydir.
Programınız güçlü olabilir. Ama programı anlatacak, savunacak, yerelde uygulayacak, merkezi iktidara taşıyacak ve gerektiğinde kendi liderini de denetleyecek kadrolarınız yoksa program yalnızca iyi yazılmış bir metin olarak kalabilir.
Burada CHP’nin yaşadığı tartışmanın daha derin anlamı ortaya çıkıyor.
Sorun yalnızca “hangi aday daha fazla oy getirir?” değildir.
Sorun, partinin hangi siyasal anlayışla ve hangi kadrolarla iktidar kullanacağıdır.
Popüler aday partiyi büyütebilir.
Ama parti popüler adaya bağımlı hale gelirse, adayın siyasi geleceği ile partinin geleceği birbirine karışır.İşte belediyelerdeki son gelişmeler bu açıdan ayrıca önem taşıyor.
Bir belediye başkanı partiden ayrıldığında yalnızca bir üyelik değişmiyor; seçmen açısından verilen oyun siyasi anlamı da yeniden tartışmaya açılıyor. Meclis üyelerinin parti değiştirmesiyle çoğunluğun değişmesi ise bu tartışmayı daha da büyütüyor.
Çünkü seçmen şunu sorabilir: “Ben oyumu kime verdim; o oy bugün kimin siyasi gücüne dönüştü?”
Bu soru küçümsenemez. Çünkü demokrasi yalnızca seçme hakkı değildir.
Seçtiğinin arkasındaki siyasi tercihin seçim sonrasında da anlamlı kalacağına dair güvendir. İşte tam bu noktada ortaya çıkan yeni siyasal hareket, Türkiye’nin önündeki başka bir sınavı gösteriyor.
CHP’ye butlan yönetiminin atanmasıyla ayrışan yeni bir parti ortaya çıktı. Mesele yalnızca yeni bir tabela, yeni bir örgüt ve yeni adaylar değildir.
Asıl soru şudur: Yeni parti, eski siyasetin hangi yanlışlarını tekrarlamayacak?
Eğer yeni yapı da bütün siyasal enerjisini tek bir liderin kişisel ağırlığına bağlarsa, tarih değişmez; yalnızca tabela değişir.
Eğer belediye başkanlarının ve popüler isimlerin kişisel oyunu parti örgütünün, programın ve kadronun önüne koyarsa, aynı sorun başka biçimde yeniden yaşanır.
Eğer “herkes için” demekle yetinir, ama bu herkesin sorunlarına cevap verecek programı uygulayacak kadroyu kuramazsa, yine aynı duvara çarpar.
Yeni olmak, eski partiden ayrılmak değildir. Eski siyasetin alışkanlıklarından ayrılabilmektir.
Yeni partinin gerçek sınavı burada başlayacaktır: Lideri partinin önüne koymamak.
Programı liderin gölgesinde bırakmamak. Örgütü seçimden seçime hatırlamamak.
Yerel yönetimleri yalnızca seçim kazanma aracı olarak görmemek. Ve en önemlisi, seçmenin oyunu siyasi bir malzeme değil, emanet olarak kabul etmek. Çünkü bugün Türkiye’de seçmenin ihtiyacı yalnızca yeni bir lider değildir.
Yeni bir güven ilişkisidir. Seçmen, “Ben oy verdim, ama sonra ne oldu?” diye sormak istemiyor.
“Benim oyumla kurulan siyasal tercih, seçimden sonra da benim tercihim olarak kalacak mı?” diye soruyor. Bu nedenle bugün yaşanan mücadeleyi yalnızca CHP ve Butlan yönetiminden ayrılan Yeni Parti ile AK Parti arasındaki bir mücadele olarak görmek yetersizdir.
Daha derinde, sandığın gücü ile siyasetin gücü arasındaki ilişkinin yeniden kurulması tartışılıyor.
Tarih bize güçlü liderlerin dönemler yaratabildiğini gösterdi. Ama aynı tarih, liderlerin ömrünün partilerden, partilerin ömrünün ise toplumsal ihtiyaçlardan kısa olabildiğini de gösterdi.
Bugünün siyaseti buradan bir ders çıkaracaksa, mesele yeni bir lider bulmak değil; liderlerden daha güçlü kurumlar kurmak olmalıdır.
CHP için mesele, “herkes için CHP” diyebilmek kadar, bu iddiayı taşıyacak programı ve kadroyu kurabilmektir.
Yeni parti için mesele, CHP’den ayrılmak kadar, CHP’de eleştirilen yanlışları yeniden üretmemektir.
İktidar için mesele ise sandıkta alınan siyasi sonucu seçim sonrasındaki güç ilişkileriyle değiştirmek değil, seçmenin tercihinin demokratik meşruiyetini koruyacak bir siyasal kültürün parçası olmaktır.
Çünkü demokrasi yalnızca oy vermek değildir.
Oy verdikten sonra da sözünün değerli olduğunu bilmektir.
Sandıkta halkın gücü konuşur. Sandıktan sonra kurumların gücü sınanır. İkisi birbirinden koparsa, demokrasi yalnızca seçim gününe sıkışır.
Türkiye’nin ihtiyacı ise seçim günü güçlü görünen liderlerden daha fazlasıdır. Programı olan partiler, programı uygulayacak kadrolar, güçlü kurumlar ve oyunun seçimden sonra da anlamını koruduğuna inanan bir toplum.
Çünkü liderler değişir.
Partiler değişir.
İktidarlar değişir.
Ama halkın iradesi kalır.
Asıl mesele, siyasetin halkın iradesinden daha güçlü hale gelmesine izin vermemektir.
Liderler Büyürken Partiler Neden Küçülüyor?
Ertuğrul Kılıç
Yorumlar
Trend Haberler
YENİ Parti Çankaya’da sürpriz birleşme
MasterChef Türkiye'de korku dolu anlar!
iPhone 18 Pro'da 'Yeşil Çizgi' Alarmı! Yeni Telefonlarda Ekran Şikayeti
Ankara'da emekli eyleminde silahlı intihar girişimi!
Katılımevim ve Birevim Yatırımcıları Kurtuldu Mu?
Fon soruşturmasında “yerli Adriana Lima” gözaltında!