Bazen siyasetin en güçlü silahı, insanı başka bir şeye inandırmak değil; kendi gördüğünden ve kendi oyunun gücünden şüphe ettirmektir. Gaslight etkisinin siyasetteki karşılığı tam da burada başlıyor: Seçmenin değiştirme iradesini önce görünmez kılmak, sonra ona “Zaten hiçbir şey değişmez” duygusunu yerleştirmek.

İnsanı kandırmanın en etkili yolu, ona yalan söylemek değildir. Daha derin ve daha tehlikeli bir yol vardır: İnsanın kendi düşündüğünden, gördüğünden, yaşadığından ve en önemlisi verdiği kararlardan şüphe etmesini sağlamak.

Robin Stern’ün, Gaslight Etkisi kitabı tam da bu psikolojik mekanizmayı anlatıyor. Gaslighting, bir insana gördüğünün yanlış, yaşadığının abartı, hatırladığının ise hatalı olduğuna inandırılmasıdır. Önce insan karşı çıkar; sonra kendisini açıklamaya başlar; sonunda ise kendi gerçeğinden kuşku duyar. Gerçeği değiştirmek zorunda kalmazsınız; insanın gerçekle kurduğu güveni bozmanız yeterlidir.

Siyasette bunun karşılığı çok daha büyüktür. Çünkü siyaset yalnızca insanlara ne düşüneceklerini söylemek değildir. Aynı zamanda insanların yaşadıkları ülke hakkında ne düşüneceklerini ve en önemlisi, bir şeyi değiştirebileceklerine inanıp inanmayacaklarını belirleme mücadelesidir.

Bugün belediye başkanlarının ve belediye meclis üyelerinin bir partiden başka bir partiye geçmesi üzerinden yaşanan tartışmaya da bu gözle bakmak gerekiyor.

Seçmen sandığa gittiğinde yalnızca bir isim seçmez. Bir partiye, bir programa, bir anlayışa ve geleceğe ilişkin bir umuda oy verir. Hele yerel seçimlerde seçmen, yaşadığı kente ilişkin iradesini sandığa koyar. Dolayısıyla seçilmiş bir belediye başkanının ya da meclis üyesinin seçimden sonra başka bir siyasi partiye geçmesi, yalnızca kişisel bir siyasi tercih olarak görülemez. Elbette herkesin siyasi düşüncesini değiştirme hakkı vardır; ancak seçmenin verdiği oyun siyasi anlamını da hesaba katmak gerekir.

Çünkü seçmenin oyu, seçilmiş kişinin cebine konulmuş kişisel bir çek değildir. O oy emanettir.

Fakat burada yalnızca “Gidenler seçmenin oyunu çaldı” demek de kolaycılıktır. Asıl zor soru şudur: Bu insanları kim aday yaptı? Kim seçti? Kim araştırdı? Kim seçmenin karşısına çıkarıp “Buna güvenin” dedi?

Bir siyasi parti aday belirlerken sadece “Bu kişi seçimi kazanır mı?” diye bakamaz. Adayın siyasi karakteri (programı-tüzüğü…), partiyle ilişkisi, kamu ahlakı, kriz anındaki duruşu ve seçmene karşı sorumluluk anlayışı da değerlendirilmelidir. Çünkü aday belirlemek, yalnızca seçim kazanacak kişiyi bulmak değildir; seçmenin güvenini kime teslim edeceğine karar vermektir.

Son dönemde CHP Sözcüsü Müslim Sarı’nın aday belirleme süreçlerine ilişkin eleştirisi de bu nedenle yalnızca CHP’ye özgü bir parti içi tartışma olarak okunmamalıdır. Bu, bütün siyasi partiler açısından genel bir sorumluluğu hatırlatmaktadır. Aday belirleme süreçlerinde kısa vadeli siyasi fayda, kişisel ilişkiler, yerel güç dengeleri veya yalnızca seçilebilirlik hesabı; liyakat ve siyasi karakterin önüne geçerse, seçim kazanılmış olsa bile geleceğin güven sorunları bugünden yaratılmış olur.

Ama bütün bunların üzerinde başka bir gerçek var.

İktidarın farklı partilerden, özellikle muhalefetten belediye başkanlarını ve meclis üyelerini transfer etmesini yalnızca “siyasi transfer” diye okumak eksik kalır. Bir belediyeyi kazanmak elbette önemlidir. Fakat bundan daha büyük bir siyasi sonuç elde edilebilir. Muhalefetin seçmende yarattığı “Benim oyumla değişim mümkün” duygusunu aşındırmak ve seçmenin öz güvenini ortadan kaldırmak.

31 Mart’ta seçmen yalnızca belediye başkanı seçmedi. Yıllardır değişmez sanılan siyasi dengelerin değişebileceğini gösterdi. Sandığın hâlâ iktidarları uyarabildiğini, değiştirebildiğini gösterdi. “Benim oyumun gücü var” dedi.

İşte iktidarın karşısındaki asıl mesele de belki buydu.

Çünkü iktidarlar yalnızca muhalefetin oyundan değil, seçmenin kendi oyunun gücünü fark etmesinden rahatsız olabilir. Seçmen “Nasıl olsa değişmez” demediği, “Ben değiştirebilirim” dediği anda siyasal dengeler değişmeye başlar.

Bu nedenle her transfer, yalnızca bir belediye başkanının saf değiştirmesi olarak kalmayabilir. Her ayrılık, her tartışma, her kopuş; “Muhalefet dağılıyor, kendi kadrolarını bile tutamıyor, bunlarla nasıl ülke yönetilecek?” anlatısının parçası haline getirilebilir.

Böylece tartışmanın yönü değiştirilir.

Başlangıçta seçmenin talebi “Değişim istiyorum” iken, bir süre sonra soru “Acaba bunlarla değişim olur mu?” haline gelir.

İşte Gaslight etkisinin siyasal metaforu tam burada bütün ağırlığıyla ortaya çıkar: Seçmenin oyunu doğrudan değersizleştirmek yerine, o oyun değiştirme gücüne olan inancı aşındırılır. Kimse “Sen yanıldın” demek zorunda kalmaz. Seçmenin önüne sürekli aynı görüntü konulur. Ayrılanlar, transfer olanlar, kavga edenler, aday tartışmaları, iç hesaplaşmalar… Sonunda seçmen kendi kararını sorgulamaya başlar.

“Acaba ben mi yanıldım?”

“Acaba gerçekten değişim mümkün mü?”

İşte tehlike budur. Çünkü seçmenin oyunu değiştirmek zor olabilir; ama seçmenin kendi oyuna duyduğu güveni sarsmak çok daha kolaydır.

Burada muhalefetin de kendisini kandırmaması gerekir. “Bizi transfer ediyorlar” demek yetmez. “Biz neden bu kadar kolay transfer edilebilen kadroları aday yaptık?” sorusunu da sormak gerekir. İktidarın hamlesi, muhalefetin hatalarını ortadan kaldırmaz. Muhalefetin hataları da iktidarın bu hataları siyasi amaçla kullanmasını mazur göstermez. İki gerçek aynı anda vardır.

Asıl mesele, bütün bu tartışmaların sonunda seçmenin değişim umudunun görünmez hale getirilmesidir.

Çünkü bir belediye başkanı gider, bir başkası gelir. Bir meclis üyesi değişir. Partiler değişir. Siyasi kadrolar değişir. Fakat seçmen “Benim oyum hiçbir şeyi değiştirmiyor” noktasına getirilirse, kaybedilen yalnızca bir belediye değildir.

Kaybedilen demokrasinin en önemli duygusudur: Umut duygusu yok olur.

Bu nedenle bugün yalnızca “Kim gitti?” diye sormayalım. “Kim aldı?” diye de sormayalım. “Kim aday yaptı, neden aday yaptı, hangi ölçüyle güvendi?” sorularını da soralım.

Ama bütün bunların üzerinde şu gerçeği unutmayalım: Bir belediye başkanını başka bir partiye geçirmek siyasi bir hamledir. Seçmenin kendi oyunun gücünden şüphe etmesini sağlamak ise çok daha büyük bir siyasi hedeftir. Çünkü demokrasi sadece sandığın kurulması değildir. Sandığa giden insanın, verdiği oyun bir şeyi değiştirebileceğine inanmasıdır.

O yüzden bugün savunmamız gereken yalnızca seçmenin oyu değildir.

Seçmenin umududur.

Seçmenin kendi iradesine duyduğu güvendir.

Ve ona siyasi parti olarak yeniden söylememiz gereken şudur:

Senin oyun değersiz değil.

Senin iraden önemsiz değil.

Değişim imkânsız değil.

Çünkü iktidarlar değişmez oldukları için güçlü değildir.

Onları değiştirmenin mümkün olduğuna inanılmadığı zaman güçlüdür.Değiştirme umdumuzun çalınmasına izin vermemeliyiz.