Yeni eğitim yılı yine sancılı başladı. Biliyorum oldukça klasik bir yazı giriş, ama ne yazık ki, aradan geçen yıllara karşın eğitimde iyileşme yolunda bir arpa boyu yol alamadığımız için temel sorunumuz olmaya devam ediyor.
İsminin başında “milli” kelimesi olan iki bakanlığımızdan biri olan Milli Eğitim Bakanlığımız uzunca bir süredir, liyakatsiz ellerin elinde adeta yap-boz tahtasına çevrilmiş durumda. Buna bir de, zaten bozuk olan eğitim sistemimizin içine, kimilerine göre STK olarak nitelendirilen vakıfları, dernekleri ve cemaatleri de sokunca tam bir çıkmazın içine düşüyoruz.
Türkiye’de eğitimin sorunlarını yalnızca, “okulların fiziki şartları” veya “öğretmen açığı” üzerinden ele almak soruna yeterince bakamadığımız anlamına geliyor. Elbette ki, bu sorunlarda önemli ama asıl mesele, “eğitimin bir sistem ve gelecek meselesi olmaktan çıkarılıp dönemsel politikaların etkisine fazla açık hâle gelmesinden” kaynaklanıyor.
Güncel OECD verileri de öğretmenlerin durumuna ilişkin oldukça çarpıcı bir tablo ortaya koyuyor.
Türkiye’de eğitim sistemi uzun yıllardır sık sık değişiyor. Müfredat, sınav sistemi, okul türleri, öğretmen yetiştirme modelleri ve üniversiteye geçiş sistemi değiştikçe öğrenciler, veliler ve öğretmenler yeni sisteme uyum sağlamak zorunda kalıyor.
Oysa eğitim, sonuçları birkaç yılda ortaya çıkan bir alan. Bugün alınan kararın sonucunu yarın görmek mümkün değil. Bu nedenle eğitim politikalarının hükümetlerden ve günlük siyasi tartışmalardan daha uzun ömürlü olması gerekiyor.
Eğitimde ikinci büyük sorun ise fırsat eşitsizliğinden kaynaklanıyor. Ülkemizde, aynı sınava giren çocuklar aynı imkânlara sahip değil ne yazık ki. Büyükşehirlerdeki imkânlarla küçük yerleşim yerlerindeki imkânlar, ekonomik durumu iyi ailelerin çocuklarıyla dar gelirli ailelerin çocuklarının eğitim olanakları arasında ciddi farklar bulunuyor. Özel ders, kurs, yabancı dil, teknolojiye erişim ve hatta sessiz bir çalışma ortamı bile eğitim başarısını etkiliyor.
Eğitimin bir diğer sorunu ise, büyük ölçüde sınavlara ağırlıklı bir sistemi benimsemekte yaşanıyor.
Öğrencinin merak etmesi, soru sorması, araştırması, eleştirel düşünmesi ve yaratıcılığını geliştirmesi kadar; hatta çoğu zaman bunlardan daha fazla, sınavda doğru cevap vermesi önemseniyor. Bu durum öğretmeni de öğrenciyi de baskı altına alıyor.
PISA 2025 verilerinde Türkiye’nin bazı alanlarda ilerleme göstermesi elbette önemli. Ancak eğitimin yalnızca test başarısıyla değerlendirilmesi de doğru değil. OECD’nin yeni değerlendirmesi öğrencilerin yaşam doyumu, okul yaşamı, eleştirel düşünme ve problem çözme gibi boyutlarını da ele alıyor.
Eğitim dediğimizde fiziki koşulların yanı sıra sac ayağının önemli bir bacağını oluşturan öğretmenlerimizin durumuna da bakmak önem kazanıyor.
Öğretmenlerimizi üç ayrı statüde çalıştıran bir eğitim sistemimiz var. Bunlardan ilkini devletin kadrolu öğretmenleri oluşturuyor. Ağırlıklı olarak öğretmenlerimiz devletin güvencesi altında görev yapıyor. Ancak bunların yanı sıra bir de “ücretli çalıştırılan öğretmenlerimiz” bulunuyor. Sayıları 100 bine yaklaşan bu öğretmen grubumuz çalıştıkları sürece ders başına ücret alıyorlar. Pek çoğu asgari ücretin altında bir gelirle çalıştırılıyor. Çünkü, mevcut yasalar bu duruma cevaz veriyor. Çalıştırdığı öğretmenlerine “asgari ücret” vermeden yasaların arkasına saklanarak görevlendirme yapıyor.
Özel okul öğretmenlerimizin durumu da bundan çok farklı değil. Patron okul sahiplerinin iki dudağı arasında görev yapan öğretmenlerimiz aylarca yaptıkları direnişlerle seslerini duyurmaya çalıştılar. Ancak vaatten öte bir şey elde edemediler. Yani onlarda kölelik düzeni içinde eğitim vermeye çalışıyorlar.
Özetle;
Eğitim konumuz iki günlük bir yazı serisi olacak. Çünkü, sorunları kısa kısa cümlelerde anlatmak mümkün değil. Bugün, ülkemizde okula aç giden, beslenme çantasına yiyecek bir şey koyamayan, yüzbinlerce aile, sorunun önemli bir parçası olmaya devam ediyor. Geleceğimizin teminatı olan çocuklarımızın sadece beslenme sorunu da bulunmuyor. Çoğu, hijyen koşullarından yoksun okullarımızda, salgın hastalıklara açık ders görüyor. Okulda şiddet geçtiğimiz yılın temel sorunlarından biri olmuştu ve yeni yıla kaldığı yerden devam ediyor.
Gelişmiş ülkelerde; eğitimin merkezine konulan, çocuk okuldan ne öğreniyor, kendine güveniyor mu, sorgulamayı öğreniyor mu, farklı düşüncelere tahammül edebiliyor mu, geleceğe umutla bakıyor mu? gibi temel unsurlar bizlerin bir hayli uzağında yer alıyor.
Bir sonraki yazımızda öğretmenlerimizin durumuna bakacağız.