Ülkemizde doğurganlık oranının düştüğüne ilişkin uyarılar, hayat şartlarının ağırlaştığı bu yıllarda daha bir tartışılır oluyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ülkemizde nüfusun hızla yaşlandığına ilişkin veriler, her zaman olduğu gibi birkaç gün konuşulduktan sonra halının altına süpürüldü, unutuldu gitti.
Türkiye Sanayici ve İş İnsanları Derneği’nin (TÜSİAD) bundan 27 yıl önce yayınladığı raporda bu duruma gelineceğine ilişkin görüşleri o tarihlerde gazetelerde yayınlanmış ve birkaç bilim insanından öte dikkat çekmemişti.
1999 yılınında yayınlanan “Türkiye’nin Fırsat Penceresi-Demografik Dönüşüm ve İzdüşümleri” başlığını taşıyan raporda şöyle deniyordu:
Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşunun 75. Yılında yeni bir aşamanın eşiğinde durmaktadır. Tüm sosyal göstergeler arasında en ağır, en yavaş evrilen nüfus ve demografik değişkenler bu aşama ile ilgili ipuçları vermektedir. Projeksiyonlar, Türkiye’de demografik geçiş döneminin neredeyse sona erdiğini, yani toplam nüfusun artık sabitleşmeye doğru gittiğini göstermektedir. Türkiye için son derece alışılmadık olan bu durumun, toplumsal hayattan ekonomiye ve siyasi sistemin bir diğer uzantısı olacaktır. Açıkça Türkiye artık sonuçları üç-beş yıl sonrasını da etkileyecek herhangi bir politika uygulandığında bu değişim dikkate alınmak zorundadır.
• Türkiye nüfus artış hızı yavaşlamış ve gelişmiş ülke eğilimlerine yaklaşmıştır. 2005 yılına doğru net yenilenme hızı bire düşecek ve uzun dönemde nüfus ancak kendini yeniden üreten bir hızla artar hale gelecektir.
• Genç nüfusun toplam nüfus içindeki payı düşerken, üretken nüfus (15-64 yaş grubu) ve yaşlı nüfus sayısı ve bunların toplum içindeki payı bir süre daha artmaya devam edecektir.
• Bu durum, Türkiye’nin önüne “fırsat penceresi” olarak tanımlanan demografik konjonktürü çıkartacaktır.
• Fırsat penceresinden yararlanmak için, gelişme stratejilerinde, nitelikli arayışları nicelik kaygılanmanın önüne geçmelidir. Türkiye öncelikler sıralamasını değiştirmek zorundadır.
Raporda, Türkiye Cumhuriyeti’nin 75 yılında, 100’üncü yılı için gereken düzenlemelerin yapılması gerektiğine işaret edilerek “25 yıl sonra Türkiye’nin yüzleşmeye alışık olmadığı türden sorunlarla” karşı karşıya kalacağına dikkat çekiliyordu.
Türkiye Cumhuriyeti’nde ilk nüfus sayımı 1927 yılında yapılmış, o tarihlerde yüzde 5’lik bir nüfus artış oranına sahip olduğumuz görülmüştü. Daha sonra bu oran uzun yıllar yüzde 2.5 düzeyinde devam etti. Ancak iki binli yıllara geldiğimizde bu oran sürekli gerilemeye başladı. 2001’de bu oran 2.38 iken, sonuçta en az olması gereken doğurganlık oranı 1.51’in de altına düştü ve 2025 yılı verisine göre 1.42’ye kadar geriledi.
Biz bu tehlikeyi bugün öğrenmedik. 27 yıl önce bize söylendi. Asıl sorun, neden gereğini yapmadık?
Bugün uluslararası demografide nüfusun uzun vadede kendini yenileme eşiği genel olarak yaklaşık 2,1 kabul ediliyor. TÜİK de 2,1’i “nüfusun yenilenme seviyesi” olarak kullanıyor. 2025’te Türkiye’nin 1,42’ye düşmesi ise meselenin ne kadar ciddi olduğunu zaten gösteriyor.
Bu durumun devam etmesi halinde neler olacak biliyor musunuz? En başta, çalışacak genç nüfus bulamayacağız. Yani fabrikalarda, hizmet sektöründe yaşı 65-70’lere gelmiş insanları tezgah başında ya da taksilerde şoförlük yaparken göreceğiz. Her şey bir yana evinde oturup torun büyütecek insanlarımıza, sokaklarda yaşayan yüzbinlerce yaşlımıza barınma imkanı sağlamak zorunda kalacağız.
Özetle;
Öncelikle, geleneksel aile yapımızı gözden geçirmeliyiz. Sadece çocuk istemekle sorunların içinden çıkamayız. Geçici çözümlerle geleceğimizi kuramayız.
Burada yalnızca “aile yapısı değişti” demekle işin içinden sıyrılamayız. Gençlerin iş bulamaması, düzenli gelir elde edememesi, ev sahibi olamaması, evlilik yaşının yükselmesi, çocuk bakımının büyük bir ekonomik yük haline gelmesi, kadınların çalışma hayatı ile annelik arasında sıkışması ile eğitim ve sağlık giderlerinin artması gibi temel sorunlara da çözüm üretmek zorundayız.
TÜİK’in 2025 verisi de ilginç bir tablo ortaya koyuyor. Nüfusun yoğun olduğu kentlerde toplam doğurganlık hızı 1,33 iken kırsalda 1,75, yükseköğretim mezunu annelerde ise oran 1,24’e kadar geriliyor.
Bu rakamlar bize şunu söylüyor:
Mesele yalnızca “insanlar çocuk istemiyor” meselesi değil. Çocuk sahibi olmanın toplumsal ve ekonomik koşulları da değişmiş durumda. Nitekim TÜİK’in 2025 verilerine göre 65 yaş ve üzerindeki nüfus 9,58 milyona ulaşmış ve toplam nüfus içindeki payı yüzde 11,1’e yükselmiş durumda. Ana senaryoya göre bu oranın 2040’ta yüzde 17,9’a, 2060’ta yüzde 27’ye çıkacak.
Sorunumuz yalnızca “kaç çocuk doğacak?” da da değildir. Asıl soru şudur: Çalışan nüfus azalırken, yaşlanan nüfusun yükünü kim taşıyacaktır?
27 Yıl Önce Söylediler, Biz Dinlemedik!
Oktay Taş
Yorumlar
Trend Haberler
TFF’den PFDK Sevkleri Açıklandı! Beşiktaş ve Galatasaray da Listede
Sincan Yaz Festivali’nde son günler: İşte 30 Ağustos’a kadar program
ABB’de Kartlar Yeniden Dağıtıldı: Mansur Yavaş Ne Yapacak?
Çankaya’da 30 Ağustos Zafer Bayramı coşkusu: Kutlamalar hangi noktalarda yapılacak?
Kayseri’de Deprem!
Filenin Sultanları Almanya'yı mağlup etti