Geçtiğimiz günlerde bizzat yaşadığım bir olay, yıllar önce kaleme aldığım bu yazıyı yeniden hatırlattı. Anayasa’nın herkes için güvence altına aldığı kıyıya ulaşma hakkını kullanmak istedim. Ancak karşıma çıkan manzara yine değişmemişti; tel örgüler, güvenlik görevlileri ve “Buradan geçemezsiniz” anlayışı.
Oysa; Türkiye Cumhuriyeti Anayasasını 43. Maddesi aynen şöyle diyor: Madde 43 – Kıyılar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır.
Deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir.
Kıyılarla sahil şeritlerinin, kullanılış amaçlarına göre derinliği ve kişilerin bu yerlerden yararlanma imkan ve şartları kanunla düzenlenir.
Bu sene tatile gidebilenlere sormak istiyorum. Hanginiz, sahillerden Anayasa’nın belirttiği çerçevede yararlanabildiniz ?
Geçtiğimiz günlerde bizzat yaşadığım bir olay, yıllar önce kaleme aldığım bu yazıyı yeniden hatırlattı. Anayasa’nın herkes için güvence altına aldığı kıyıya ulaşma hakkını kullanmak istedim. Ancak karşıma çıkan manzara yine değişmemişti; tel örgüler, güvenlik görevlileri ve “buradan geçemezsiniz” anlayışı.
Sanırsınız ki, kıyılar özelleştirilmiş, bazı kişilerin kullanımına terkedilmiş. Şimdi gelin; konunun hukuki boyutuna da kısaca bakalım.
Anayasa’da belirtilen ilkeler çerçevesinde, Anayasa’nın 43. Maddesi’ne dayanılarak 3621/3830 sayılı “Kıyı Kanunu” ile vatandaşlar lehine bir takım düzenlenmeler yapılmıştır. Bu kanuna göre; kıyı, kıyı çizgisi ile kıyı kenar çizgisi arasında kalan alan olarak belirlenmiştir. Bu alanlar devletin hüküm ve tasarrufu altındadır ve mülkiyete konu olamamaktadır. Mülkiyete dair kazanılmış hak ilkeleri, kıyılarda geçerli kabul edilmemektedir. Kıyı, herhangi bir tahsis işlemine gerek olmaksızın, doğrudan veya doğruya doğal yapısından dolayı herkesin serbestçe yararlanmasına sunulmuş, sahipsiz kamu malıdır. Hiçbir karşılık ödemeksizin herkesin kıyılardan ortaklaşa yararlanma hakkı vardır.
Kıyıların devamı niteliğindeki sahil şeritlerinin kullanımında da kamu yararı gözetilmesi gerekiyor. Sahil şeritlerinin derinliğinin saptanmasında, kamu yararının gözetilmesi ve kamunun yararlanmasına imkan sağlayacak düzenlemeler yapılması gerekiyor.
Kaldı ki; Anayasa’nın kıyıların korunmasını amaçlayan 46. Maddesi ile herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşam hakkına sahip olduğunu belirleyen 56. Maddesi ile de bütünlük gösteriyor.
Şimdi gelelim meramımıza: Kıyıların işgali bu ülkede onlarca yıldır tartışılıyor. Ancak, onca zamana karşın vatandaşların lehine bir adım ileri gidildiğine şahit olamadık. Beş yıldızlı tesislerin fiilen kapattığı kıyılarımızdan denize girmeyi hiç denediniz mi?
Sakın ola denemeyi, Anayasa, ve yasalar buralarda geçmiyor. Biraz inat ederseniz, kapıdaki herhangi bir güvenlik görevlisinden bir araba sopa yemeyi peşinen kabul etmiş sayın kendinizi. İster polise gidin, ister jandarmaya, onlarda size “orada ne işin vardı kardeşim” diyeceklerdir.
Madem; Anayasa ve bu Anayasa’da güç alan kanuni düzenlemeler dikkate alınmayacaksa o halde ne demeye yapılıyor?
Tüm kıyı şeridini, zincir gibi çepeçevre kapatan, denize ulaşmak için yolları yok sayan zihniyet ile nasıl mücadele edilecektir bilemiyoruz. Aslında kaybettiğimiz yalnızca kıyılar da değil. Kamuya ait olması gereken ortak yaşam alanları, yıllardır parça parça özel kullanım alanına dönüşüyor. Vatandaş kendi ülkesinde misafir gibi davranmaya alışıyor. İşte tehlike tam da burada başlıyor.
Yabancı turist kapısı kapandığı zaman televizyonlar reklamlar vererek, vatandaşları tesislerine davet eden “kamusal hakkı hiçe sayan bu işletmelere” hiç acımıyorum. Kendi vatandaşlarına ikinci sınıf insan muamelesi yapan, insanların Anayasa’dan ve kanunlar doğan haklarını hiçe sayan “sözde turizmcilerin” geçmişte yaşadıklarının bir benzerini bu yıl da yaşıyor olmaları tesadüf olabilir mi?
Özetle; Turizm, sadece ülkemiz için değil, denize kıyısı olan, tarihi değerlere sahip diğer ülkeler için de çok önemli. Hizmet sektörünün en önemli gelir kaynağını turizm oluşturuyor. Turizm, istihdama ve beraberinde onlarca sektöre de önemli bir kaynak teşkil ediyor. Bunu inkar edemeyiz. Ancak, böylesine vahşi bir turizmin nereye kadar devam edeceğini de merak ediyorum. “Her şey dahil sistemiyle” bölgelerindeki esnafları adeta boğan, onların yok olmasına sebep olan mantığı da, aradan geçen onlarca yıla rağmen aşamayan bir yapıyı, sadece lüks oteller yapmak, kendi vatandaşlarının haklarını saygısızca gasp etmeyi turizm olarak görmek de mümkün değil..
Bir ülkenin kıyıları, otellerin değil milletin malıdır. Devletin görevi yatırımcıyı korumak kadar vatandaşın Anayasa’dan doğan hakkını da korumaktır. Turizm elbette gelişsin; oteller kazansın, ülke döviz elde etsin. Ama hiçbir ekonomik kazanç, vatandaşın denize ulaşma hakkının önüne geçmemelidir. Çünkü kıyılar yalnızca kumdan ibaret değildir; onlar Cumhuriyet’in eşitlik anlayışının en görünür aynasıdır.
Vatandaş kendi ülkesinde denize ulaşmak için izin istemek zorunda kalıyorsa, sorgulanması gereken turizm değil; hukukun üstünlüğüne ne kadar sahip çıktığımızdır. Çünkü kıyılar, otellerin değil milletindir.