Haziran ayı enflasyon rakamları açıklandı. Ardından emeklinin, memurun, asgari ücretlinin alacağı zamlar da belli oldu. Televizyon ekranlarında yine aynı cümleler kuruldu; “Enflasyon düşüyor”, “Ekonomi dengeleniyor”, “Vatandaşımızı enflasyona ezdirmiyoruz…”
Peki gerçekten öyle mi?
Markete çıkan, pazara uğrayan, kira ödeyen, çocuğunu okutmaya çalışan milyonlarca insanın yaşadığı hayat, açıklanan rakamlarla örtüşüyor mu?
TÜİK’e göre yıllık enflasyon yüzde 32,11. Buna karşılık bağımsız araştırmacılardan oluşan ENAG’a göre bu oran yüzde 51,49.
İki rakam arasında neredeyse yirmi puanlık bir fark var.
Peki vatandaş hangisine inanıyor?
Cevabı çok basit… İnsanlar kendi mutfağına, kendi cebine ve boşalan alışveriş sepetine bakıyor.
Çünkü bu ülkede enflasyon artık istatistik kurumlarının hesapladığı bir oran değil, insanların her gün yaşadığı bir hayat biçimine dönüştü.
Emekliye yüzde 17,76, memura yüzde 13,52 zam yapılacak.
Ama aynı dönemde kiralar yüzde 32 artarken, elektrik, su, doğalgaz, ulaşım, eğitim ve gıda harcamaları durmadan yükselmeye devam ediyor. Çarşı, Pazar ve market vitrinleri sadece “seyirlik” .
Buna rağmen milyonlarca insana verilen mesaj şu:
“İdare edin.”
İşte itiraz edilmesi gereken nokta tam da burası.
Çünkü mesele yalnızca maaşlara yapılan zamdan ibaret değil!
- Mesele, giderek derinleşen bir gelir adaletsizliğidir.
- Mesele, bu ülkede çalışanların daha çok çalışıp daha fazla yoksullaşmasıdır.
- Mesele, emeklilerin yeniden iş aramak zorunda kalmasıdır.
- Mesele, gençlerin geleceklerini başka ülkelerde aramaya başlamasıdır.
- Mesele, bir toplumun orta sınıfının göz göre göre yok edilmesidir.
Orta sınıfını kaybeden toplumlar, ekonomik olarak küçülür, sosyal olarak geriler ve siyasi olarak kırılgan hale gelir.
Bugün Türkiye’de yaşanan tam da budur.
Kaba bir hesapla her yüz çalışanın seksen üçü asgari ücrete komşu ücretlerle yaşam mücadelesi veriyor. Milyonlarca insan ayın sonunu kredi kartıyla, borçla veya eşten dosttan alınan destekle getirmeye çalışıyor.
Ev sahibi olmak artık hayal, araba almak lüks, çocuk okutmak ise ciddi bir ekonomik mücadeleye dönüşmüş durumda. Bir ülkenin insanları sürekli olarak daha az tüketmeye, daha az yemeye, daha az yaşamaya mecbur bırakılıyorsa orada ekonomik başarı hikâyelerinden söz edilemez.
Çünkü büyüme rakamları ne söylerse söylesin, büyümenin meyvesini kimlerin yediğine bakmak gerekir.
Bu ülkede büyüyen şey vatandaşın geliri değil, ne yazık ki, yoksulluk.
Büyüyen şey refah değil, eşitsizliktir. Büyüyen şey umut değil, gelecek kaygısıdır.
Bir tarafta ay sonunu getiremeyen milyonlar…
Diğer tarafta bir ayda yüz binlerce lira gelir elde eden küçük bir kesim. Emeklilerin maaş artışına el kaldıran milletvekillerimizin maaşı 310 bin lira, emekli milletvekili maaşıyla birlikte toplam gelir 512 bin liraya ulaşmış durumda.
Burada sorun birilerinin çok kazanması değildir.
Sorun, milyonlarca insanın insanca yaşayacak bir gelire sahip olamamasıdır.
Sorun, yönetenlerle yönetilenler arasındaki ekonomik mesafenin her geçen gün biraz daha açılmasıdır.
Çünkü adalet duygusu, sadece mahkeme salonlarında değil, sofralarda da aranır.
Bir ülkede emekli et alamıyorsa, gençler gelecek kuramıyorsa, çalışanlar yoksulluk sınırının altında yaşamaya mahkûm ediliyorsa, orada yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki ve vicdani bir sorun vardır.
Özetle;
Mızrak artık çuvala sığmıyor.
Milyonlarca insanın yaşadığı sıkıntıları rakam oyunlarıyla gizlemek mümkün değil.
Açlık sınırının altında yaşamaya çalışan insanlara “sabredin” demek kolay; zor olan, onların yaşadığı hayatı gerçekten anlamaktır.
Çünkü bir toplumun gerçek enflasyonu, açıklanan oranlarda değil, boş tencerelerde, eksilen sofralarda ve umudunu kaybeden insanların gözlerinde saklıdır.
Ve unutulmamalıdır ki, sosyal adaletin kaybolduğu yerde ekonomik istikrar da, toplumsal huzur da uzun süre ayakta kalamaz.