Temmuz ayına girdik. Temmuz, özellikle emekliler açısından yılın en önemli aylarından biri. Çünkü bu ay içerisinde açıklanacak haziran ayı enflasyon rakamlarıyla birlikte emeklilerin alacağı maaş artışı da belli olacak.
En iyimser tahminlere göre işçi emeklileri yüzde 18, memur emeklileri ise yüzde 13-14 civarında bir zam alacak. Yani bugün 20 bin lira civarında emekli maaşı alan bir vatandaşın eline, zam sonrasında ancak 23 bin lira dolayında bir gelir geçecek.
Peki bu rakamlar gerçekten bir refah artışı mı ifade ediyor? Yoksa yalnızca yoksulluğun biraz daha derinleşmesini geciktiren bir düzenleme mi?
Tam da bu günlerde Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Merkezi (DİSK-AR), “İşçi Sınıfının Geçim Krizi Raporu: Asgari Ücret, Vergi, Emeklilik” başlıklı çalışmasını kamuoyuyla paylaştı. Raporda ortaya konulan veriler, ülkemizin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ciddi bir sosyal denge sorunuyla da karşı karşıya olduğunu gösteriyor.
Rapora göre; Türkiye, giderek bir “asgari ücretliler ülkesi”ne dönüşüyor. Asgari ücret artık bir taban ücret olmaktan çıkmış, milyonlarca insan için fiili ortalama ücret haline gelmiş. Daha da acısı, çalışanların büyük bir bölümü açlık sınırının altında bir gelirle yaşam mücadelesi veriyor.
Yine raporda; 2026 yılı için belirlenen asgari ücret, daha açıklandığı gün açlık sınırının altında kalmış; yılın beşinci ayında ise yoksulluk sınırının yalnızca dörtte birine karşılık gelmiştir. Ülkenin büyüdüğü söylenirken, büyümenin yükünü taşıyan emekçiler bu büyümeden pay alamamakta, tam tersine giderek daha da yoksullaşmaktadır deniliyor.
Öyleyse; büyüme rakamlarıyla övünen bir ekonomide insanlar temel ihtiyaçlarını karşılayamıyorsa, orada sadece ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda ciddi bir gelir dağılımı ve adalet sorunu var demek yanlış olabilir mi?
Raporda, dikkat çekilen bir diğer konu başlığı ise vergi sistemindeki adaletsizlik. İşçiler ve dar gelirli kesimler bir yandan düşük ücretlerle yaşam mücadelesi verirken, diğer yandan ağır bir vergi yükü altında eziliyor. Dolaylı vergilerin toplam vergiler içindeki payının yüzde 64’e çıkmış olması, yükün büyük bölümünün tüketen, yani dar gelirli vatandaşın omuzlarına yıkıldığını göstermektedir.
Bugün Türkiye’de çok kazananla az kazananın ödediği vergi arasındaki makas giderek kapanırken, gelir dağılımındaki uçurum ise hızla büyümektedir. Vergi sisteminin temel ilkesi olan “çok kazanandan çok, az kazanandan az vergi alınması” anlayışı ne yazık ki büyük ölçüde tersine dönmüş durumda.
Emeklilerin durumu ise tablonun en hüzünlü kısmını oluşturuyor.
Yıllarca çalışmış, prim ödemiş, ülkenin kalkınmasına katkı sunmuş milyonlarca insan, bugün hayatının en kırılgan döneminde geçim derdiyle mücadele ediyor. Raporda, ortalama emekli aylıkları asgari ücretin altına düştüğüne dikkat çekilerek, “emeklilerin milli gelirden aldığı pay yıllar içerisinde ciddi biçimde gerilemiştir” deniliyor.
Raporda, “daha da vahimi, her üç emekliden ikisi yeniden çalışmak zorunda kalmaktadır” denildikten sonra “oysa emeklilik; insanın yıllarca verdiği emeğin karşılığını huzur içinde yaşayabildiği bir dönem olmalıydı. Bugün ise emeklilik, ikinci bir çalışma hayatına mecbur bırakılan insanların geçim mücadelesine dönüşmüştür” ifadesine yer veriliyor.
Özetle;
Bütün bu veriler bize şunu söylüyor:
Türkiye’de yaşanan sorun yalnızca enflasyon, ücret veya maaş sorunu değildir. Sorun, giderek derinleşen bir sosyal adalet sorunudur. Gelir dağılımındaki bozulma, toplumun farklı kesimleri arasındaki ekonomik mesafeyi artırmakta, orta sınıfı eritmekte ve toplumsal huzuru tehdit etmektedir.
Bir ülkede çalışanlar yoksullaşıyor, emekliler yeniden iş arıyorsa, gençler geleceğe umutla bakamıyorsa ve insanlar her ayın sonunda nasıl geçineceğini hesaplamak zorunda kalıyorsa, orada sadece ekonomi değil, sosyal dengeler de bozulmuş demektir.
Rakamlarla konuşmayı seven ekonomi yönetimi, DİSK-AR’ın ortaya koyduğu bu rakamları da dikkatle değerlendirmelidir. Çünkü rakamların arkasında milyonlarca insanın gerçek hayatı, geçim sıkıntısı ve giderek büyüyen umutsuzluğu bulunmaktadır.
Ekonomik göstergeler ne söylerse söylesin, vatandaşın mutfağındaki yangın sönmedikçe, gelir adaleti sağlanmadıkça ve emeğin hakkı teslim edilmedikçe, toplumun huzurundan ve sürdürülebilir bir kalkınmadan söz etmek mümkün olmayacaktır.