“Çerçeve Yasa” olarak bilinen, Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi Yasası, büyük bir çoğunlukla TBMM’de kabul edildi. Milletvekillerinin “kendilerinde saklı” gerekçelerle tasarıya evet dediği anlaşılıyor.
İktidar bloku ve Abdullah Öcalan önderliğindeki Kürt siyasi elitleri arasında varılan uzlaşma kapsamında hazırlanan Yasa’nın “terörsüz Türkiye’ye” giden yolu açacağı düşünülüyor.
Doğrudur. Çatışmasızlığın sağlanması için atılacak ilk adım, tarafların bu konuda anlaşmasıdır. Yasa uyarınca, PKK’nin belirtilen süreler içinde yükümlülüklerini yerine getirdiği devletin ilgili kurumlarınca onaylandığında terörsüz Türkiye, yani “geçici barış” sağlanmış olacaktır.
Uzlaşmanın bir yanında bulunan A. Öcalan önderliğindeki PKK, 1970’li yıllarda kurulduğunda söylemlerine bakılarak Marksist bir örgüt gibi görülmüştü. Ancak kısa sürede, eylemlerini milliyetçi saplantıların yönlendirdiği. “ulusal kurtuluş mücadelesini” düşman bellediği -Türk ya da Kürt- insanları öldürmek olarak algılayan bir cinayet şebekesi olduğu anlaşıldı.
Kürt halkının iktisadi veya demokratik refahı hiçbir zaman Öcalan liderliğindeki bu çetenin önceliği olmadı. 40 yılı aşkın tarihinde PKK, bölge halkının refahına, iktisadi bağımsızlığına veya sınıfsal kurtuluşuna yönelik hiçbir somut program ya da sosyal reform önerisi açıklamadı. Örgütün tek amacı, ülkedeki "şiddet tekelinin" sahibi devlet karşısında insan yaşamı üzerinden iktidarlarla pazarlık yapabilecek bölgesel bir güç olmaktı.
Felsefi ya da ahlaki bir ideolojik omurgadan yoksun olan PKK, Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Ortadoğu’dan çekilişiyle dengeler altüst olunca, emperyalizmin BOP planı kapsamında yeni dengeler kurmak için başlatılan olaylar sırasında ABD’nin arkasına takılanlardan örgütlerden birisi oldu. Hizmetlerinin karşılığında, ABD ve İsrail’in biçimlendirdiği yeni Suriye devletinde hem etkin olduğu bir alan hem önemli bir konum elde etti.
Öcalan, geçen 40 yılda örgütüne amaçladığı düzeyde pazarlık gücü kazandırmış olmasa da bugüne değin izlediği yanar döner siyasetle desteğini sağladığı ABD’nin ve Kürt elitlerinin öne çıkardığı önder kimliğiyle yürüttüğü görüşmelerde, Türkiye’deki varlığının pek önemi kalmamış PKK’yi feshetme ve cinayetlere son verme karşılığında mahkûm yoldaşlarına özgürlük yolunu açtı.
Öcalan’la anlaşan iktidar blokunun “terörsüz Türkiye” dediği koşullar sağlandığında ülkenin de önünde çeşitli yollar açılacaktır.
Ancak bir kavşakta bulunan Türkiye’ye önündeki bu yollardan hangisinin açık ve kalıcı barışa götüren doğru yol olduğunu gösterecek olan “Kürt sorununun” köklü çözümleri için alınacak kararların doğrultusudur.
Bu aşamada artık ne A. Öcalan, PKK, Türk ve Kürt siyasi elitleri ya da yalnızca TBMM devletin muhatabıdır ne de izlenecek yöntem kapalı kapılar ardındaki görüşmelerdir.
Devlet, her türlü öznellikten, önyargılardan, milliyetçi saplantılardan arınmış, yalnızca bilimsel esaslara dayanan nesnel bir yaklaşımla o kavşaktaki doğrultusunu belirlemeden önce ülke genelinde halkın uzlaşmasını sağlamak durumundadır. Ancak bu uzlaşmaya varmak Çerçeve Yasa’nın hazırlık sürecindeki kadar kolay değildir.
“Kürt sorunu” bir yana Ortadoğu’daki en eski kavimlerden biri olan Kürt ulusunun varlığını bile kabul etmeyenler sayılmazsa, devletin kuruluş yıllarındaki isyanlar döneminden beri tartışılan “Türkiye’deki Kürt sorununun” barışçı biçimde çözülmesinden yana olan Türkler ve Kürtler, bunca zamandır birbirleriyle de kendi aralarında da sorunun nedenleri üzerinde görüş birliğine varamamışlardır.
PKK sempatizanı Kürtlerin çoğunlukta olduğu ve aralarında “Cumhuriyetin niteliklerinden” hoşnut olmayan kimi Türklerin de bulunduğu bir kesimdeki çeşitli gruplar, sorunu milliyetçi bir yaklaşımla “etnik ayrımcılık” kapsamında değerlendirerek nedenini; Lozan Antlaşması ile sınırları belirlenen Türkiye Cumhuriyeti’nin, ülkedeki Kürtleri dışlayarak bir “ulus devlet” biçiminde kurulmasına ve temel niteliklerine bağlıyorlar.
Çoğu Türk olan ve aralarında kimi Kürtlerin de bulunduğu bir başka kesimde toplananlar ise, “etnik ayrımcılığı” reddetmiyor ama -bu ayrımcılık da dahil- sorunu “sınıfsal temelde” irdeleyerek nedenini; Kürtlerin yoğun olarak bulunduğu bölgedeki feodal üretim ilişkilerinin (toprak ağalığı ve aşiretlerin), Türkiye’deki “iktisadi ve toplumsal düzen” sayesinde varlığının korunarak sürdürülmesine ve geri kalmışlık zincirinin kırılmamasına dayandırıyorlar.
Özetle; sorumluluğu iki kesim de DEVLETE yüklüyor ama Kürt sorununu, bir kesim DEVLETİN “kuruluş niteliklerine”, bir kesim “kurulu düzenine” bağlıyor.
Sorunun kaynağı bu denli farklı görülünce, nedenlerin ortadan kaldırılmasının yol ve yöntemlerini içeren çözüm önerileri de temelden ayrışıyor. Üstelik, iki kesim de homojen değil, kendi içlerinde de ayrıntılarda çeşitli farklılıklar bulunuyor. Bu köklü farklılık çözümün önündeki en büyük zorluk olarak görünüyor.
“Emperyalist işgale karşı kazanılan zaferle kurulmuş yeni bir devlet olma refleksiyle” isyanlar dönemini kapatan Türkiye Cumhuriyeti, kendisine yakın bulduğu toprak ağaları ve aşiret liderleri ile ittifak kurarak, Kürt nüfusun yoğun olduğu doğu ve güneydoğu Anadolu bölgelerindeki egemenliğini günümüze değin sürdürdü.
Taraflar bu ittifaka o denli bağlıydı ki; örneğin,
· Yereldeki egemenlik ilişkilerini etkileyecek nitelikteki toprağın mülkiyet dağılımı asla değiştirilmedi.
· Devletin güvenlikçi esaslara dayalı kimi uygulamaları, yöre halkına büyük sıkıntılar yaşatsa da bölgedeki egemenlerden geniş destek gördü.
· Her siyasi parti bölgedeki egemenleri TBMM’ye taşımak için birbiriyle yarıştı.
Siyasi yaşamda yükselen, iş dünyasında parlayan ya da devlet yönetiminde önemli görevler alan Kürtler örnek gösterilerek “etnik ayrımcılığın” olmadığını savunan demagojik söylemlerle Kürt sorununun reddedilmesi de varlığı halen süren işte bu ittifak ilişkilerine dayanıyor.
Bu ittifak da, Kürt sorununa köklü ve kalıcı çözüm üretilmesinin önündeki önemli zorluklardan birisidir.
Süreçteki bir sıkıntı da aynı zamanda Kürt sorununun da nedenleri arasında gösterilen Türkiye’deki insan hak ve özgürlükleri ile demokrasideki kısıtlılıktır. Gerek hukuk ve adaletin işleyişinde gerekse günlük yaşamın bütün alanlarında, insanların her zaman karşı karşıya kaldığı bu kısıtlılıklar altında; halkın tüm kesimlerini kapsayacak biçimde, barış içinde özgürce tartışmanın; korkmadan, dilediğince her türlü düşüncenin açıklanmasının ve önerilerde bulunmanın koşulları yoktur.
Ülkedeki bu durum da çözüm sürecinde aşılması gereken bir başka zorluktur.
Bunca zorluk aşılır da Türkiye halkının tamamı için;
Haksızlığın, hukuksuzluğun, adaletsizliğin, baskının, sömürünün, ayrımcılığın, ötekileştirmenin, zorbalığın olmadığı yeni bir düzen inşa etmeyi amaçlayan Anayasal ve yasal kararlar üretilmesi durumunda,
Kısa zamanda insanlar, sınıfsal, etnik ve cinsel kimlikleri, inançları, yaşam biçimleri, parasal güçleri ne olursa olsun, ayrımcılıktan, ötekileştirmeden kurtulup eşit yurttaş olduklarını duyumsamaya ve yurttaşlık haklarını sınırsız kullanmaya başladıklarında,
Kürt sorunu kökten çözüleceği gibi kalıcı barışa da kavuşulacaktır.