Tarih içinde verginin izini sürerken, iktidarların, edindikleri “Tanrıların yeryüzündeki vekili” kimliğiyle uydurdukları çeşitli biçimlerle, verginin tanrısal niteliğini dünyevileştirmeleri ve vergiyi, üretilen artı değere el koyma aracı olarak kullanıp korkunç bir “sömürü düzeni” oluşturmaları açıkça görülüyor.

Her büyük doğa olayı için farklı bir Tanrı üretip ilk vergiyi icat eden insanlar, hepsini tek Tanrıda bütünleştirince de egemenler kendilerini buna uyarladı, kurdukları düzeni korumayı becerdiler. Yine her şeyi “Tanrı adına” yapıyor, tüm vergileri onun adına topluyorlardı. Egemenliklerini sürdüren ve sürekli daha çok zenginleşen hep onlar oluyordu.

Binlerce yıldır üretim ilişkilerinden egemenlik biçimlerine, devletlerden inanç sistemlerine, bilimden teknolojiye değin her şey değişti ama işte o “kurulu düzen” bir türlü değişmedi.

***

2000 yıl önce, Hıristiyanlığın kurucusu İsa peygamberin ve 1400 yıl önce İslam’ın kurucusu Muhammed peygamberin, “Tanrı’nın insanların vergilerine gereksinimi olmadığı; insanlardan yalnızca iyi, doğru, ahlaklı olmalarını ve birbirlerine haksızlık yapmamalarını beklediği” biçiminde özetlenebilecek söylemleri ve öğretileri ezilen, sömürülen insanlar için umut ışığı olmuştu. Ama, dönemlerinin bu iki büyük devrimcisi “kurulu düzene” karşı çıkan söylemleriyle egemenlerin hedefi oldu.

Oysa ne İsa ne Muhammed peygamber halk isyanlarının liderleri gibi şiddet yanlısıydı. İkisi de yalnızca, ekseninde egemenlerce Tanrı adına toplanan vergiler olan “adaletsiz düzene” karşı çıkıyor, öğretileriyle adaletli yeni bir düzen öneriyorlardı. Birisi öldürüldü, öteki başka yere kaçarak canını zor kurtardı.

İsa’nın dini, yüzlerce yıl yasaklı olmasına, izleyicilerine her türlü eziyet yapılmasına karşın yayılması önlenemedi. Ölümünden yaklaşık 300 yıl sonra İsa’yı çarmıha gerenlerin torunları, yayınladıkları bir fermanla Hıristiyanlığı serbest bıraktı ve bir süre sonra da Roma İmparatorluğu’nun tek dini olarak kabul ettiler.

Ancak, bu sizi yanıltmasın. İsa peygamberin barıştan, eşitlikten, yoksullardan ve ezilenlerden yana olan devrimci öğretileri yerine;

  • İmparatora ve devlete koşulsuz itaati emreden,
  • "Kutsal Savaşları" savunan,
  • Devlet yapılanmasındaki hiyerarşiyi din adamları için de benimseyen,
  • Farklı inançlara karşı "engizisyon ve zulüm" getiren

Söylemler uydurulup; sarayları, orduları ve vergi sistemini kutsayan, egemenlerin lüks içindeki yaşamını koruyan bir devlet dini oluşturulmuştu.

Böylece Roma, İsa peygamberi çarmıha gererek, yeryüzündeki adaletsiz düzenin yok edileceği “Tanrı’nın Krallığı’nı” müjdeleyen öğretilerinden kurtulamamıştı ama onları kendine uyarlayarak tehlikeyi savuşturmuştu.

***

Muhammed peygamberin öğretilerinin başına gelenler de Roma'nın Hristiyanlığa yaptığından çok farklı değildi.

Müslümanların “Cahiliye Dönemi” olarak adlandırdıkları, Mekke ve çevresindeki kabile yaşamının baskı, sömürü, eşkıyalık düzeni, Muhammed peygamberin öğretisini benimseyenlerce değiştirilmeye çalışılıyordu.

Peygamber ve yakın çevresindekiler can güvenliği kaygısıyla Medine’ye göçtükten hemen sonra, toplumsal birliktelik ve barış sağlama amacıyla farklı kabileler arasında, “din ve vicdan özgürlüğü, ortak savunma, eşitlik” gibi temel ilkelere dayanan ve Medine Belgesi/Sözleşmesi olarak bilinen bir protokol yapılmıştı. Muhammed peygamberin öncülüğündeki bu girişimle, ilkel de olsa bir kent devletinin temeli atılmıştı.

O sözleşmeyle Muhammed peygamber ne kral, ne sultan, ne reis olmuştu ama Medine ve çevresi ölümüne değin geçen sonraki on yılda onun önderliğinde ve öğretilerine dayalı adaletli bir düzen içinde yönetilmişti.

Bu düzende, önceki düzenin bütün uyduruk vergileri kaldırılmış; yalnızca toplumun gereksinimlerini karşılamak için ve insanların niteliklerine göre alınan dört tür vergi (ZEKAT, CİZYE, HARAÇ VE HUMUS) belirlenmişti. Hangi verginin kimlerden, ne miktarda, ne amaçla alınacağı, ne için ve nasıl harcanacağı belirliydi. Tüm vergiler yalnızca varlıklılardan, mali güçlerine göre alınırdı. Yoksulların vergi yükümlülüğü yoktu. Bu ilkeler yöneticilerin hevesleri ve çıkarları için verecekleri kararlarla değiştirilemezdi.

Bu düzen, peygamberin ölümünden sonra yakın dostlarınca 30 yıl kadar korunmaya çalışıldıysa da aralarındaki iktidar çekişmesi ve gerçekleşen bir karşıdevrimle, yeniden egemenlerin sömürü düzenine dönüştü.

Muhammed peygamberin, yoksulların, ezilenlerin, kölelerin, kadınların umut ışığı olan devrimci öğretilerinin benimsenmesi, karşıtlarının baskı ve saldırılarıyla engellenememişti ama onun ölümüyle başlayan iktidar kavgaları sırasında ve bir süre sonra kurulan Emevî ve Abbasi imparatorlukları döneminde yapılan değişikliklerle egemenlerin sömürü düzenlerine uyarlanarak İslam dini ideolojik bir araç haline getirildi.

***

Günümüz dünyasında en çok kabul gören iki dinin kurucuları, iki büyük devrimci de öğretileriyle binlerce yıldır süregelen egemenlerin sömürü düzenini yok etmeyi başaramamıştı.

O inançların yayıldığı geniş coğrafyada yaşanan tarihi süreçte, başlıca üretim aracı olan toprak el değiştirdikçe ortaya çıkan her egemen sınıf, yalnızca sömürüyü meşrulaştırma biçimlerini değiştirdi. Onların, yine “Tanrı adına” toplamayı sürdürdükleri verginin kurulu düzenin eksenindeki yeri ise hiç sarsılmadı.

"Tanrı adına" savıyla feodal sömürü düzeninde egemenlik sürdüren derebeyler, krallar, imparatorlar, sanayi devrimiyle güçlenen yeni sınıf burjuvazinin yükseldiği yerlerde konumlarını yitirdiler.

İnsanlık tarihindeki en büyük kırılmalardan biri olan 1789 Fransız Devrimi, kralın adaletsiz vergi düzenine karşı bir halk isyanı olarak başlamıştı. Ancak kralı ölüme gönderen bu büyük dönüşüm, mülksüz geniş kitlelere vaat ettiği adaleti hiçbir zaman getirmedi. Gücü eline geçiren yeni egemenler, feodal düzen yerine kapitalist mülkiyete dayalı yeni bir düzen kurarken, vergilendirmeyi de kendi sınıfsal çıkarlarına göre yeniden yapılandırdılar.

Vergiler artık "Tanrı adına" toplanmıyor, "ulusun bekası, kamu hizmeti ya da yasal yurttaşlık görevi" gibi “dünyevi kutsallara” dayanarak alınıyordu. Söylem dünyevileşmiş, rasyonelleşmişti ama öz değişmemişti: Üretilen artı değere devlet eliyle el koymak ve mülk sahibi sınıfları fonlamak.

Önceki dönemlerde geleneksel vergi; tarladaki mahsulün, ahırdaki hayvanın zorla alınması şeklinde somut ve doğrudan uygulandığı için sömürü açıkça görülebiliyordu. Kapitalizm, bu sömürüyü çok daha sinsi ve "görünmez" kılmayı başardı.

Günümüzde, doğrudan kazançtan alınandan çok daha fazlası, bireyin en temel insani gereksinimlerini karşılarken zorunlu olarak ödediği "dolaylı vergilere" kaydırıldı. Bugün sıradan bir insan; ekmek alırken, barınırken ya da ısınırken, farkında bile olmadan cebinden çekilen paralarla “kurulu düzenin” sürmesi için ödeme yapıyor. Bu vergilerin, MÖ 3. Binde, Lagaş kralı Lugalanda’nın, koyun kırkma, balık tutma, mezarlığa ölü gömme karşılığında aldığı vergilerden, “zora” dayanarak toplanmaması dışında bir farkı var mı?

Eski çağların şiddete dayalı korku salarak zorla toplanan vergileri, yerini çağdaş dünyanın market raflarında, fiyat etiketlerinin arkasına gizlenmiş görünmez “mali dayatmalara” bıraktı.

İnsanlığın bu en eski sorunu, binyıllar içinde sömürenlerin ve sömürülenlerin kimlikleri değişse de sistem, özünü koruyarak günümüze değin ulaştı. Kuşkusuz bu evrensel sömürü çarkından, kendi tarihsel ve siyasal geçmişinde yaşadıklarıyla payına düşeni en ağır şekilde alanlardan biri de dün olduğu gibi bugün de bizim halkımızdır.

Devam edeceğim.