Vergiden yakınılmayan hiçbir ülke yoktur sanırım. Vergiler; çeşitliliği, yüksekliği, haksızlığı, dengesizliği, adaletsizliği, saçmalığı ve daha pek çok yönü vurgulanarak, günümüzde olduğu gibi tarih boyunca eleştirilmiş, pek çok halk isyanının nedeni olmuştur.
Vergileri hep iktidarlar savunur, muhalifler eleştirir ama iktidarlar değişse de insanların yakındığı vergiler genellikle sürer gider.
Bütün bunlara karşın hiçbir yerde, hiç kimse vergilerin tümüyle kalkmasını önermez, vergisiz bir toplum olabileceği düşünülmez. Hemen herkes vergiyi içine sindirmiş, “bir yurttaşlık yükümlülüğü” olduğunu kabullenmiştir.
Vergi nedir? Nasıl doğdu, nasıl gelişti?
Konuyla ilgili iktisat kitaplarında verginin kısaca, “devletlerin kamu hizmeti sunmak için halktan topladığı para” olduğu yazar, insanlara da böyle anlatılır. Oysa bu tür söylemler vergiyi tanımlamaz, toplanma gerekçesini açıklar.
Verginin gerçek anlamını algılayabilmek için devletlerin de olmadığı on binlerce yıl öncesine giderek ilk türeyişine ve bugünkü niteliğini nasıl kazandığına bakmak gerekir. O dönemde, insanların yaptığı o ilk ödemelerin aslında ne olduğunu bulursak günümüzdeki vergilerin gerçek anlamına yaklaşabiliriz.
Öyleyse, insanlığın çok eski geçmişi hakkında “tarih diye anlatılan masalları” ve çeşitli yayınlardaki vergiye ilişkin iktisadi kuramları şimdilik bir yana koyup somut bulgulara dayanarak, antropolojik, sosyolojik ve psikolojik değerlendirmeler ışığında, öncelikle o dönemlerdeki insanları anlamaya çalışalım.
Verginin türeyişi: İnsanın “güç” karşısındaki acizliği ve kendi yarattığı güç sahiplerinden korkusu
On binlerce yıl önce insan, hayatta kalmak için temel gereksinimi olan yiyeceklerini avcılık ve toplayıcılıkla sağlıyor, bulduklarıyla yetinip karnını doyuruyor, kendi soyu dışında hiçbir şey üretmeden, doğanın yalın bileşenlerinden biri olarak yaşıyordu. Parçası olduğu doğayla didişmiyor, kendisini ondan ayrı görmüyor, doğal döngülerle uyumlu biçimde varlığını sürdürüyordu.
O süreçte, ilk kez yerleşik yaşama geçip yiyeceklerini kendisi üretmeye giriştiğinde her şey değişmeye başladı. İnsan, bileşenlerinden biri olarak kendi halinde yaşarken farkında olmadığı “doğal bütünlüğe bağımlılığını ve doğanın büyük güçleri karşısındaki acizliğini” duyumsadı.
Yaşanan kuraklıklar, oluşan seller, birden çıkan fırtınalar, düşen bir yıldırımın başlattığı yangın emek verip ürettiklerini ve en yakınındakileri bir anda yok edebiliyor, yaşamı altüst oluyordu.
Büyük zararını gördüğü bu devasa doğa olayları insanın bilincinde daha önce deneyimlemediği bir kırılma yarattı: “Yaşadığı felaketlerin arkasında tanımlayamadığı büyük güç sahipleri olmalıydı. Onları kızdırmış, kendisine saldırmalarına neden olmuştu. Bu saldırılara uğramamak için onları hoşnut etmeli, onlarla hep iyi geçinmeliydi”.
"Acizliğinin bedelini öderse güç sahiplerinin de ona zarar vermeyeceğine” inanan insanın bilinci çarpılmış, algısındaki doğal bütünlüğün parçalanmasına yol açmıştı. İnsan, artık bileşenlerinden olduğu doğayı artık bir bütün olarak görmüyor, kendisini ayırıyor, yaşadığı felaketleri yaratan çeşitli güç sahipleri olduğunu varsayıyordu. İnsanda Tanrı düşüncesi filizleniyordu.
İnsan, gazabından korktuğu o büyük güç sahiplerini sakinleştirmek, öfkelerinden sakınmak ve lütuflarını kazanmak için emeklerinin ürünü en değerli şeyleri, kendince uygun gördüğü yerlere bırakarak, onlara sunmaya başladı. Tarladaki ilk hasat, sürüdeki ilk kuzu, kimi zaman kendi çocuğu bunlar arasındaydı.
Tanımlayamadığı büyük güç sahiplerinin şiddetinden sakınmak için insanın başlangıçta ürettikleriyle zaman zaman yaptığı ödemeler giderek büyüdü, Tanrılar için kesilen kurbanlara ve adaklara dönüştü.
Bütün bunlar, gelecek on binlerce yılda başının derdi olacak verginin ilk biçimiydi aslında. İlk vergiyi, sanıldığı gibi topluluğun egemenleri değil, kendi yarattığı büyük güç sahipleri karşısında duyduğu korku nedeniyle sunduğu ürünlerle insanın kendisi yaratmıştı. O dönemin insanı bu ödemelerin kendisine, “yol, su, elektrik olarak” değil ama “üretimin, yaşamın ve huzurun güvencesi” olarak döneceğine inanıyordu. Vergi, günümüze değin süren tarihi yolculuğuna başlamıştı…
Zamanla, toplulukta beden gücüyle öne çıkanlar, topluluğun en popülerleri ve en uyanıkları (büyücüler, görünmez güçlerle ilişki kurabildiği sanılanlar, toplu etkinliklerdeki liderler) insanların güç karşısındaki acizliğini ve korkularını manipüle etmeye başladılar. Çeşitli becerileriyle topluluğun güvenini sağlayıp Tanrıların mesajlarını/buyruklarını/beklentilerini topluluğa aktaran, sunuları onlara doğrudan iletmeyi üstlenen aracılar oldular.
Tanrılar varlığını sürdürüyordu ama güçleri zaman geçtikçe bu aracıların elinde toplanıyordu. Sunu türünü, miktarını, sunak yerlerini ve sunu zamanını da Tanrılar adına onlar belirliyor, kararlara uymayanları topluluktan dışlıyor; sunuda bulunmayanlara cezalar veriyorlardı. Topluluk değişimi yadırgamıyor, yaşananlara karşı çıkmıyordu; çünkü insanlar, kurallara uymamayı “Tanrılara isyan” olarak niteliyor ve bunu kuraklık, kıtlık gibi felaketlerin nedeni olarak görüyordu.
İnsanların bilincinde o sunular, güce boyun eğmenin, hayatta kalmanın bedeli ve tanrısal bir zorunluluk olarak kodlanmıştı ve binlerce yıl bu değişmeyecekti.
Bütün günlerini hiçbir şey üretmeden geçiren Tanrıların aracıları ise zamanlarını, gökyüzünü, doğadaki yıllık döngüyü ve fiziki çevrenin bu döngüye bağlı değişimini gözleyerek geçiriyor, edindikleri bilgileri “mistik(!) güçlerine” katıyorlardı. Topluluğa verdikleri, “yakında ay kararacak, kuraklık olacak, şiddetli yağmur yağacak, nehirler taşacak, tanrılar bereketi kesecek” gibi haberler gerçekleşince, topluluktaki güçlerine güç katıyorlardı. Yaşanan afetleri "sunuların yetersizliğine" ya da "buyruklara uymayanların davranışlarına" bağlıyor hem sunu ambarına daha çok ürün gelmesini hem de topluluğun daha çok sinmesini sağlıyorlardı.
Dolup taşan ambarı avcı / toplayıcı yaşamı sürdürenlerin ve çevredeki öteki toplulukların yağmasından yalnızca aracıların koruması olanaksızdı. Bunun için topluğun en güçlülerinden görevliler seçtiler. Kısa sürede bu muhafızlar yeni görevler de edindiler; yağmacılara karşı ambarı korumakla kalmadılar, kural dışı davrananları cezalandırmak da onların görevi oldu.
On binlerce yıl eşitlikçi bir yaşam sürdüren topluluk ayrışmış; ideolojik güç sahibi tanrıların aracıları ile fiziki güç sahibi muhafızların birlikteliğinde, çoğunluğun üstünde tarihin en ölümcül koalisyonu kurulmuştu. Ne topluluk ne de bu koalisyon üyeleri farkındaydı ama tarihteki ilk devleti oluşturma yolunda ilerliyorlardı. İlk kent devletleri böyle doğdu.
Devam edeceğim