İnsanlarımızın büyük çoğunluğu, toplumda ahlakın bozulmuş olduğunu söyler ve bunu birçok sorunun kaynağı olarak gösterir. Bu söylemler yalnızca bize ve günümüze özgü değildir. Tarihe meraklı olanlar bilirler; dört bin yıl önce yaşamış Sümerlerden kalan bazı tabletlerde de “Güçlü olanlar zayıfların üzerine basıyor, dürüst olmayanlar dürüstlerin hakkını yiyor, yetimlerin ve dulların malları talan ediliyor" sözleriyle ahlaki çürümeden yakınıldığı görülüyor.

Ahlak hakkındaki çalışmalarda birçok farklı yaklaşım olsa da “Ahlak, toplumda bireylerin nasıl davranması gerektiğini belirleyen, neyin iyi/doğru veya kötü/yanlış olduğunu tanımlayan değer yargıları ve ilkeler bütünüdür” biçimindeki tanım üzerinde genellikle uzlaşılır. Oysa yalnızca bireyi esas alan bu biçimsel tanım, ahlakı yeterince açıklamaz. Ayrıca, içinde “iyi/doğru – kötü/yanlış” gibi kişinin algısına göre anlamları değişen öznel (subjektif) nitelemeler bulunduğu için sorunlu bir tanımdır.

Öyleyse, ahlak denilince ne anlaşılmalı?

AHLAK,

  • Bireysel vicdanın toplumsal yankısıdır. Yani tek başına bireye özgü içsel bir duygu değil; başkalarıyla birlikte yaşarken ortaya çıkan sorumluluktur.
  • Zamanın ötesine taşar. Bugünün koşullarına uymakla sınırlı değildir; yarının insanına da olumlu bir iz bırakacak biçimde yaşamanın kurallarıdır.
  • Herkese ait ama kimsenin olmayan doğal varlıklarla ilişkiyi de kapsar. Bu varlıklarla her türlü ilişki ahlaki sorumluluk gerektirir.
  • Güçle sınanır. Güç karşısında ödün vermeden durabilmek, ahlakın en yalın ölçütüdür. Çıkarın söz konusu olmadığı yerde herkes “iyi/doğru” olabilir. Ahlak, bireysel çıkar için ya da korkuyla, güç karşısında doğrulardan şaşmamaktır.

Bu bağlamda ahlak, “iyi/doğru, kötü/yanlış” ayrımıyla tanımlanabilecek bir davranış kalıbı olmaktan çok, insanın kendi varlığını, kendisi dışındaki varlıklara bağlama biçimi olarak algılanmalıdır. Bu bağ olmazsa, geriye çıkar, güç ve korkuya dayalı ilişkilerden başka bir şey kalmaz; o ilişkilerde ahlaktan söz edilemez.

***

Ahlakın, bireyin kendi içsel tutarlılığından çok toplumdaki düzenin ürettiği bir kavram olduğu görülüyor. Bu nedenle ahlak, toplumların ve toplum içindeki farklı toplulukların özellikleriyle doğrudan bağlantılı ve değişkendir.

“Toplumda ahlakın bozulduğundan” yakınanlar, farkında olsalar da olmasalar da aslında bireylerin ahlaksızlığından değil, kurulu düzende, toplumsal yapıda ve ortak yaşamda gözlemledikleri çürümüşlükten söz etmektedirler.

Örneğin, işçinin ürettiği artı değere el konulması (emek sömürüsü) en büyük ahlaksızlıklardan birisidir ama bunun patronun bireysel ahlakıyla ilgisi yoktur. Patron için bu durum, bırakın ahlaksızlığı, sömürü bile değildir ve ona göre artı değere el koymak hem onun hakkıdır hem de bu temelde kendisini var edip sürdüren kapitalist sistemin gereğidir.

Bir başka büyük ahlaksızlık emperyalist saldırılar ve savaşlardır. Saldırgan, eylemi için “gelişme, ilerleme, uygarlık götürme vs.” söylemleriyle bir dizi ahlaki gerekçe sıralasa da bu, tüm adaletsizlikler gibi yalın bir ahlaksızlıktır. Saldırganın amacı, saldırıya uğrayanın değerlerine karşılıksız el koymaktan başka bir şey değildir.

Örnekler çoğaltılabilir…

Görüldüğü gibi; ahlakın değişkenliği, yalnızca kültürel farklılıklarla açıklanamaz. Bu değişkenlik büyük ölçüde sınıfsal ve sistemsel çıkar çatışmalarıyla ilgilidir. O nedenle ahlak anlayışları bazen evrensel bir öz üzerinde bütünleşir gibi görünse de çoğu zaman farklı çevrelerin uzlaşmaz çıkar çatışmaları nedeniyle tamamen parçalanır.

Ahlak, toplumsal niteliğin aynası olduğu kadar sınıfsal egemenlik ve iktidar ilişkilerini de gösterir.

Her toplumun egemenleri, kendilerini var eden düzenin güvencesi olan hukuk sistemiyle uyumlu ahlak anlayışlarıyla belirledikleri kural, ilke ve değerleri (normları) topluma dayatırlar. Böylece “egemenlerin ahlakı”, iktidarlarını sürdürmek için ideolojik bir araç haline de gelir. Örneğin, bütün sınıflı toplumlarda, kimi emekçilere “çalışkan, başarılı, özverili” gibi sıfatlar takılması, kurulu düzenle uyumsuz insanların “asi, geçimsiz, bozguncu, tembel, ahlaksız” diye nitelenmesi, emek sömürüsünü görünmez kılmaya yarayan bu ideolojideki ahlaki değerlere dayanır.

***

Emekçiler “egemenlerin ahlakına” mahkûm değillerdir. Alternatif bir ahlak kurgusu, emekçi örgütlerince iktidara karşı direniş bayrağına da dönüştürülebilir.

“Egemenlerin ahlakı”, onların çıkarlarını korurken topluma çözülmeyen sorunlar yaşatan “kurulu düzenin” açmazlarını gizlemek için kullanılan maskeden başka bir şey değildir. “Emekçi ahlakı” işte bu maskeyi yırtıp sömürü ahlaksızlığını teşhir ederek, adaletsizliğin kaynağını açıkça ortaya koyabilir.

Emekçi örgütlerince, kurulu düzendeki, uluslararası sermaye ve emperyalizmle iş birliği, toplumdaki adaletsizlikler ve emek sömürüsü gibi ahlaksızlıklar emekçi ahlakının değerleriyle tanımlanarak çalışanlarda sınıf esaslı bilinç yaratılıp yaygınlaştırılır. Egemenler ahlakının etkisinden kurtulmuş emekçiye kurulu düzendeki “ahlaksızlıkların gösterilmesi” yetmez, toplumu bunlardan arındıracak “doğruyu kurma iradesinin” neden yalnızca emekçilerde olduğu da anlatılır.

Bu soyut bir ütopya değildir. Yeni düzende;

· Üretim ilişkilerinin nasıl değişeceği,

· Toplumsal örgütlenmenin nasıl kurulacağı,

· İktisadi kaynakların nasıl paylaşılacağı,

· Toplumsal refahın nasıl sağlanacağı,

· Özgürlük ve eşitliğin nasıl korunacağı,

· Doğayla barışık nasıl yaşanacağı

gibi somut hedefler “emekçi ahlakı” ile bütünleştirildiğinde “kurulu düzeni” değiştirecek tek güç olan emekçiler kendilerini iktidara götürecek yolu göreceklerdir.

***

Kurulu düzenin çürümüşlüğünü görmeyip ya da görmezden gelip ahlakı, egemenlerin belirlediği kalıplar içine hapsedenler, emekçi iktidarlarını geciktirerek, günümüzdekiler kadar gelecek kuşaklara da en büyük kötülüğü yaparlar.

AHLAKIN ZİRVEDEKİ EN OLGUN HÂLİNE, sınıf, çıkar, güç, ayrıcalık, iktidar gibi yapay ayrımların tümüyle ortadan kalktığı ve İNSANLAR ARASINDA YALNIZCA DOĞAL FARKLILIKLARIN KALDIĞI bir düzende ulaşılabilir.

Ne kadar erken yola çıkılırsa, o düzene o kadar erken ulaşılır. İnsanlık, bir küçük azınlığın büyük çoğunluk üzerindeki tahakküm ve sömürüsünden o kadar erken kurtulur.

İNSANLIĞIN YERYÜZÜNDEKİ VARLIĞINI, İNSANA YARAŞIR BİÇİMDE SÜRDÜREBİLMESİNİN BİR BAŞKA YOLU YOKTUR.