Koç Grubu’nun 100. yıl kutlamaları, Türk sanayisinin gurur tablosu olması gerekirken, bir açılış programında yaşanan talihsizlikle gölgede kaldı.

Rahmi Koç’un anlattığı fıkra, yalnızca bir kimliğe yönelmiş incitici bir söz değil; aynı zamanda yıllardır Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı, Çerkez’i, Alevi’si, Sünni’siyle bu ülkenin her yurttaşına ekmek kapısı olmuş saygın bir kurumun misyonuna yakışmayan bir davranıştı.

Özür dilenmiş olması elbette önemlidir. Ancak “fıkra bu” diyerek geçiştirilemeyecek kadar derin bir yaradan söz ediyoruz. Çünkü kelimeler, hele ki toplumun gözleri önünde söylenen kelimeler, yalnızca sahibini değil, temsil ettiği kurumu da, ortamda bulunup tepkisini göstermeyen gülüp geçenleri de bağlar.

Cumhuriyet Başsavcılığı’nın resen soruşturma başlatması, olayın ciddiyetini bir kez daha ortaya koyuyor. Zengin-fakir ayrımı yapmadan adaletin gereğini yapacağına olan güvenimiz tamdır. Fakat bu olay bize bir gerçeği yeniden hatırlattı ki:
‘Her fıkra her ortamda anlatılmaz.’

Hele kameraların açık olduğu, toplumun farklı kesimlerinin dikkatle izlediği bir anda, ‘ağızdan çıkanı kulaklar duymalı,’ sözcükler çok daha özenle seçilmelidir.

Fıkralar güldürürken düşündürmeli, düşündürürken öğretmeli.

Meşhur mizah ustamız “ Nasrettin Hoca Fıkraları” gibi ilgili konuya “cuk” diye oturmalı. Gülelim eğlenelim diye uydurma metinlerle, kişisel olarak dalga geçilen, alay edilip etnik gurupları aşağılayan içerikte, çirkin ve mesnetsiz olmamalı.

Mizah, kişi ve toplumlara olan saygı sınırlarını aştığında güldürmez; sadece yaralar.

“Bir kimsenin nasıl güldüğü ahlakını;
Neye güldüğü de aklını gösterir.”

(Hz. Mevlana)