Bir futbol takımını tutar gibi siyasetçi tutmaya başladığımızda, aslında düşünmekten biraz vazgeçiyoruz.
Çünkü takım tuttuğumuzda rakibin attığı gole üzülür, bizim takımın attığı gole seviniriz. Hakem hata yaptığında kızar, kendi takımımızın yaptığı hatayı ise bazen görmezden geliriz. Futbolda bunun adı taraftarlıktır ve hayatın içinde oldukça masum bir karşılığı vardır.
Ama aynı alışkanlık siyasete, topluma ve hatta inançlara taşındığında mesele değişiyor.
Bir siyasetçinin her söylediğine doğru demek, onun her kararını savunmak, yanlış yaptığında bile mutlaka bir gerekçe bulmak artık desteklemek değildir. Bu, zamanla düşüncenin yerini sadakate bırakmasıdır.
Oysa bir insanı desteklemekle onun bütün fikirlerini kabul etmek aynı şey değildir.
Hatta belki de gerçek destek, gerektiğinde “Burada yanlış yaptın” diyebilmektir.
Bugün siyasi tartışmaların önemli bir kısmına baktığımızda bunu görmek mümkün. İnsanlar çoğu zaman “Ne söylendi?” diye bakmıyor. “Bunu kim söyledi?” diye bakıyor. Sevdiği isim söylediyse doğru, karşı olduğu isim söylediyse yanlış.
Aynı cümleyi iki farklı siyasetçi söylese, birinin alkışlanıp diğerinin eleştirilmesi bize aslında ne kadar az dinlediğimizi gösteriyor.
Futbolda da benzer bir durum var. Takımımızın oyuncusu faul yaptığında “oyunun içinde olur böyle şeyler” diyoruz. Rakip yaptığında ise “resmen kasıtlı yaptı” diye düşünüyoruz.
Kendi tarafımız söz konusu olduğunda hoşgörülü, karşı taraf söz konusu olduğunda ise oldukça katı olabiliyoruz.
Asıl garip olan ise bunu çoğu zaman fark etmememiz.
İşin içine inançlar girdiğinde konu daha da hassaslaşıyor. Bir dine inanmak başka, o inancı kendi yorumumuzla birlikte tartışılmaz bir kalıba dönüştürmek başka. İnanç insana bir anlam dünyası sunabilir; fakat kişinin kendi yorumunu herkes için tek doğru kabul etmesi, inancın kendisinden çok insanın kendisine verdiği kesinlikle ilgilidir.
Belki de bugün en fazla ihtiyacımız olan şey biraz mesafe.
Savunduğumuz kişiye karşı değil, kendi düşüncemize karşı mesafe.
“Ben bunu gerçekten böyle düşündüğüm için mi savunuyorum, yoksa benim tarafım olduğu için mi?” diye sorabilmek.
Çünkü insanın fikrini değiştirmesi her zaman tutarsızlık değildir. Bazen yeni bir bilgi öğrenmiştir. Bazen yanıldığını fark etmiştir. Bazen dün doğru sandığı şeyin bugün eksik olduğunu görmüştür.
Bunda utanılacak bir şey yok.
Asıl tehlikeli olan, yanlış olduğunu bildiğimiz halde sırf daha önce savunduğumuz için bir düşüncenin arkasında durmaya devam etmektir.
Çünkü bir süre sonra fikirlerimizi değil, kendi geçmişimizi savunmaya başlarız.
Ve insan geçmişte söylediği bir cümleyi korumak için bugün gördüğü gerçeği bile reddedebilir.
Belki de toplum olarak en büyük eksikliğimiz, fikir sahibi olmak değil; fikirlerimizle aramıza gerektiğinde küçük bir mesafe koyabilmek.
Bir siyasetçiyi sevebiliriz.
Bir takımı tutkuyla destekleyebiliriz.
Bir inanca gönülden bağlanabiliriz.
Ama bunların hiçbiri bize düşünme görevimizi devretmez.
Çünkü taraf olmak kolaydır.
Zor olan, kendi tarafının yanlışını da görebilmektir.
Ve belki gerçek özgürlük, “Benim tarafım ne diyorsa doğrudur” diyebilmek değil, gerektiğinde kendi tarafına karşı çıkabilecek kadar kendi aklına güvenebilmektir.