Eskiden beklemek hayatın doğal bir parçasıydı. Kimse bunu zaman kaybı olarak görmezdi. Çünkü beklerken de hayat devam ederdi. Şimdi ise birkaç saniyelik gecikme bile sabrı değil, öfkeyi ortaya çıkarıyor.
Kırmızı ışıkta beklemek istemiyoruz. Trafikte birkaç araç önümüze geçtiğinde huzursuz oluyoruz. İnternette açılmayan bir sayfa, geç cevaplanan bir mesaj ya da birkaç dakika geciken bir sipariş günün moralini bozabiliyor. Sanki her şey bize yetişmek zorundaymış gibi yaşıyoruz.
Oysa hayatın önemli kararları hızla alınmıyor. Bir dostluk zamanla kuruluyor. Güven bekleyerek oluşuyor. Bir çocuk büyüyor, bir ağaç meyve veriyor, bir emek karşılığını hemen göstermiyor. Hayatın en kıymetli sonuçlarının neredeyse tamamı zamana ihtiyaç duyuyor.
Belki de asıl sorun beklemek değil. Beklerken ne yapacağımızı unutmuş olmamız. Eskiden insanlar beklerken etrafına bakardı, sohbet ederdi, düşünürdü. Şimdi beklediğimiz her an elimiz telefona gidiyor. Sessiz kalmaya, sadece bulunduğumuz anın içinde durmaya tahammül edemiyoruz.
Bu acele hali yalnızca günlük yaşamı değil, kararlarımızı da etkiliyor. Daha çabuk vazgeçiyoruz. Daha çabuk yargılıyoruz. Bir işin sonucunu görmek için yeterince zaman tanımıyor, insanların değişmesine fırsat vermiyor, ilk aksilikte yeni bir yol arıyoruz. Hızın doğruyu garanti ettiğine inanıyoruz.
Belki de bu yüzden her şey daha hızlı ilerlerken hiçbir şey tam anlamıyla olgunlaşmıyor. Çünkü olgunlaşmanın en önemli şartı zamandır. Zamanın olduğu yerde beklemek vardır. Beklemenin olduğu yerde ise sabır.
Teknoloji hayatı kolaylaştırdı ama beklemeyi gereksiz göstermeye başladı. Oysa beklemek çoğu zaman boşluk değil, hazırlık sürecidir. Aceleyle koparılan meyvenin tadı eksik kalır. Erken verilen kararın bedeli ise çoğu zaman sonradan anlaşılır.
Belki de yeniden öğrenmemiz gereken şey, daha hızlı yaşamak değil; gerektiğinde durabilmek. Çünkü bazı kapılar zorlandığında değil, zamanı geldiğinde açılır.