Bir toplumun gerçek fotoğrafını görmek istiyorsanız, meydanlarına değil; kadınlarının yüzüne bakın.

Çünkü bir ülkede kadınlar özgürce gülemiyorsa, neşesini dışa vuramıyorsa, o toplum sadece kadınları değil, geleceğini de kaybediyordur.

Bir kız çocuğu doğar.

Daha yürümeyi öğrenmeden kuralları öğrenir.

“Öyle oturma.”

“Öyle gülme.”

“Koşma.”

Çocukluğu tedbirlerle büyür.

Gençliği korkularla...

Kadınlığı ise hesap vermekle geçer.

Sokağa çıkarken konum paylaşır.

Gece yürürken arkasını kontrol eder.

İşe girerken medeni hâli sorgulanır.

Başarılı olursa “şanslı”, başarısız olursa “zaten kadındı” denir.

Anne olsa eleştirilir.

Olmasa yine eleştirilir.

Sessiz kalsa suçlanır.

Konuşsa “fazla konuşuyor” denir.

Kadınlardan güçlü olmaları beklenir ama özgür olmalarına hâlâ tahammül edilemez.

Sonra birileri sorar:

“Kadınlar neden eskisi kadar neşeli değil?”

Çünkü neşe, kendini sürekli savunmak zorunda kalan insanların omuzlarında uzun süre yaşayamaz.

Bir kadının neşesini öldürmek için onu bir kez incitmek yetmez.

Her gün biraz korkutursunuz.

Her gün biraz susturursunuz.

Her gün biraz yargılarsınız.

Ve bir gün o kahkaha sessizleşir.

İşte o gün kaybeden yalnızca bir kadın değildir.

Çünkü neşesini kaybeden kadınlar; korkmayı öğrenen kız çocukları yetiştirir.

Korkuyla büyüyen çocuklar, özgüveni eksik bireylere dönüşür.

Özgüveni eksik bireylerden ise güçlü toplumlar doğmaz.

Bu yüzden mesele sadece kadın meselesi değildir.

Mesele; nasıl bir toplum olmak istediğimizdir.

Bir ülkenin gelişmişliği, köprülerinin uzunluğuyla, binalarının yüksekliğiyle ya da ekonomik verileriyle ölçülebilir.

Ama medeniyeti...

Kadınlarının korkmadan attığı kahkahalarla ölçülür.

Çünkü bir toplum, kadınlarının neşesine kast edildiği gün yalnızca bir gülüşü değil; vicdanını, umudunu ve geleceğini de kaybetmeye başlar.

Bu yazı; neşesini kimseye teslim etmeyen, tüm baskılara rağmen gülmeye devam eden ve özgürlüğünden vazgeçmeyen kadınlara...

Ve bir gün, hiçbir kız çocuğunun neşesine kast edilmediği bir toplum umuduna...