Son günlerde kendi kendime en çok bu soruyu soruyorum: Kime güveneceğiz?
Siyasetçilere güvenmiyoruz. Kurumlara güvenimiz her yeni tartışmada biraz daha aşınıyor. Ekranda konuşanlara şüpheyle bakıyoruz. Sosyal medyada gördüğümüz her bilginin altında başka bir hesap arıyoruz. Şimdi bir de yıllardır yardım çalışmalarıyla tanınan Haluk Levent hakkında gündeme gelen iddiaları ve yürütülen soruşturmayı konuşuyoruz.
Elbette soruşturmanın sonucunu beklemek gerekiyor. İddia ile hüküm aynı şey değil. Yargı kararı olmadan kimseyi suçlu ilan etmek de gazeteciliğe, hukuka ve vicdana sığmaz. Fakat meselenin toplumdaki karşılığı yalnızca bir kişinin suçlu olup olmadığıyla sınırlı değil. Asıl mesele, insanlarda oluşan o ağır duygu: “Güvendiğimiz herkes bir gün karşımıza bambaşka biri olarak mı çıkacak?”
Haluk Levent, uzun yıllardır yalnızca bir sanatçı olarak görülmedi. Birçok insan için yardıma ihtiyaç duyulduğunda akla gelen ilk isimlerden biri oldu. Depremde, yangında, hastalıkta, çaresizlik anında onun ve kurucusu olduğu derneğin adı duyuldu. İnsanlar bazen kamu kurumlarından önce ona seslendi. Çünkü toplum, ulaşabildiği ve karşılık bulabildiği yere güvenmek istedi.
Şimdi ortaya atılan her iddia bu yüzden daha fazla ses çıkarıyor. Çünkü tartışılan yalnızca bir isim değil; insanların iyiliğe, dayanışmaya ve yardım etme duygusuna duyduğu güven.
Türkiye’de güven duygusu zaten uzun zamandır yara alıyor. Siyasetçiler konuşuyor, vatandaş cümlenin arkasındaki hesabı düşünmeye başlıyor. Bir kurum açıklama yapıyor, toplumun bir bölümü açıklamadan önce kimin tarafında olduğuna bakıyor. Gazeteler aynı olayı farklı gerçekliklermiş gibi anlatıyor. Sosyal medya ise bilgi vermekten çok kafa karıştırıyor.
Artık bir haberi okuduğumuzda ilk tepkimiz inanmak değil, şüphe etmek oluyor.
Belki de en büyük kaybımız tam olarak bu.
Çünkü güvensizlik yalnızca yönetenlerle vatandaş arasında kalmıyor. Gündelik hayatımıza da sızıyor. İş arkadaşımıza, komşumuza, dostumuza, hatta bazen ailemize karşı bile temkinli davranıyoruz. Birisi yardım ettiğinde “Acaba karşılığında ne isteyecek?” diye düşünüyoruz. Güzel bir davranış gördüğümüzde bile samimiyet aramak yerine kurgu ihtimalini sorguluyoruz.
İnsanların güven duygusunu kaybettiği bir ülkede yalnızca siyaset zarar görmez. Dayanışma da zarar görür, dostluk da iyilik de...
Burada medyanın sorumluluğunu da konuşmak zorundayız. Bir kişi hakkında soruşturma başlatıldığı anda hüküm veren başlıklar atmak kolay. Henüz kanıtlanmamış iddiaları kesinleşmiş gerçekler gibi sunmak da kolay. Zor olan; kamuoyunun bilgi edinme hakkını korurken masumiyet karinesini unutmamak, soru sormaktan vazgeçmeden infaz dilinden uzak durmak.
Aynı hassasiyet soruşturmaların yürütülmesinde de gösterilmeli. İddialar açık, süreç şeffaf ve sonuçlar kamuoyunu ikna edecek kadar güçlü olmalı. Çünkü adalet yalnızca yerine getirilmekle kalmamalı, toplum tarafından da görülmeli. Aksi halde her soruşturma yeni bir siyasi tartışmaya, her tartışma yeni bir güvensizlik dalgasına dönüşüyor.
Kime güveneceğiz?
Belki isimlere koşulsuz güvenmekten vazgeçmeliyiz. Ne bir siyasetçiyi, ne bir sanatçıyı, ne bir gazeteciyi ne de bir kurumu sorgulanamaz görmeliyiz. Güven, körü körüne inanmak değildir. Güven; denetlenebilirliğe, şeffaflığa, hesap verebilirliğe ve tutarlılığa dayanmalıdır.
Bir insanın yaptığı bütün iyilikler, hakkındaki iddiaların araştırılmasına engel olmamalı. Aynı şekilde hakkında iddia bulunması da geçmişte yaptığı her şeyi bir anda yok saymamıza yol açmamalı. Toplum olarak ya kahramanlaştırıyor ya da yerin dibine sokuyoruz. Oysa gerçekler çoğu zaman bu iki uç arasında bulunuyor.
Bugün ihtiyacımız olan şey yeni kahramanlar değil, güçlü ilkeler. Kişilere göre değişmeyen bir hukuk, herkese aynı mesafede duran kurumlar, bağışların nereye gittiğini gösteren şeffaf yapılar ve topluma doğru bilgi vermeyi görev bilen bir medya...
Çünkü güven, güzel sözlerle kurulmaz. Yıllar içinde davranışlarla kazanılır, denetimle korunur ve şeffaflıkla ayakta kalır.
“Kime güveneceğiz?” sorusunun cevabı belki de tek bir isimde değil. Kişilere değil, gerçeğe, hukuka, vicdana ve hesap sorabilme hakkımıza güvenmeyi öğrenmek zorundayız.
Yoksa bir gün yalnızca başkalarına değil, birbirimize inanma yeteneğimizi de tamamen kaybedeceğiz…