ürkiye’nin gündemi hiç durmadan değişiyor. Bir gün ekonomi konuşuluyor, ertesi gün siyaset, ardından dış politika, yangınlar, afetler ya da yeni tartışmalar... Gündem sürekli yenileniyor. Fakat değişmeyen bir acı gerçek var: Kadınlar öldürülmeye devam ediyor.
Üstelik bu cinayetler artık münferit olaylar olmaktan çıkmış durumda. Her geçen yıl biraz daha ağırlaşan toplumsal bir yara ile karşı karşıyayız. Daha acısı ise nedenlerini büyük ölçüde biliyor olmamıza rağmen çözüm konusunda aynı kararlılığı gösteremiyoruz. Atılan bazı adımlar ise zaman içinde geri çekiliyor veya etkisini yitiriyor.
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun açıkladığı 2026 yılının ilk altı ayına ilişkin rapor, sorunun ulaştığı boyutu bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Rapora göre yılın ilk altı ayında, 10’u, 25 yaşın altında olmak üzere 150 kadın öldürüldü. Bunun yanında 151 kadının ölümü ise şüpheli olarak kayıtlara geçti. Üstelik geçmiş yıllarda “şüpheli ölüm” olarak dosyalanan 12 olayın sonradan kadın cinayeti olduğunun anlaşılması, bu rakamların gerçeği tam anlamıyla yansıtmadığını da düşündürüyor.
Raporun dikkat çektiği bir başka gerçek ise İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmenin ardından geçen süreçte kadın cinayetlerinin azalmadığı, aksine yüksek seviyesini koruduğu yönünde. 2021 yılının ilk altı ayında 131 olan kadın cinayeti sayısı, sonraki yıllarda dalgalansa da hiçbir zaman toplum vicdanını rahatlatacak seviyeye inemedi. 2026’nın ilk altı ayında ise yeniden 150 kadın yaşamdan koparıldı.
Ancak rakamlardan daha sarsıcı olan, kadınların kimler tarafından öldürüldüğü.
Toplum olarak yabancılardan korkuyoruz ama kadınlar en çok en yakınındaki erkeklerden zarar görüyor. Bu yıl öldürülen 150 kadının 64’ü eşi, 17’si birlikte olduğu erkek, 10’u eski eşi, 4’ü ise eski birlikte olduğu erkek tarafından öldürüldü. Başka bir ifadeyle, öldürülen kadınların yaklaşık üçte ikisi hayatını birlikte yaşadığı ya da bir dönem hayatını paylaştığı erkeklerin elinde kaybetti. Buna baba, oğul, kardeş ve diğer akrabalar da eklendiğinde ortaya çıkan tablo çok daha ürkütücü hâle geliyor.
Bu tablo bize önemli bir gerçeği gösteriyor. Sorun yalnızca bireysel öfke değildir. Sorun, kadını hâlâ eşit bir birey olarak görmekte zorlanan toplumsal anlayıştır.
Boşanmak istemesi, ilişkiyi bitirmesi, kendi yaşamına dair karar vermesi ya da ekonomik bağımsızlığını kazanması bazı erkekler tarafından “itaatsizlik” olarak algılanabiliyor. Kadını bir birey değil, üzerinde söz sahibi olunacak bir kişi olarak gören bu anlayış değişmediği sürece yalnızca cezaları artırarak sorunu tamamen çözmek mümkün görünmüyor.
Kadınların büyük bölümünün kendi evlerinde öldürülmesi de üzerinde özellikle düşünülmesi gereken başka bir gerçek. İnsan için en güvenli yer olması gereken ev, birçok kadın açısından ölümün gerçekleştiği mekâna dönüşüyor. Sokakta karşılaşılan tehlikeler kadar, hatta onlardan daha fazla, evin içinde yaşanan şiddet can almaya devam ediyor.
Ekonomik kriz de bu tablodan bağımsız değildir. Hiçbir ekonomik sıkıntı bir cinayetin gerekçesi olamaz. Ancak yoksulluğun arttığı, umutsuzluğun büyüdüğü, sosyal adaletin zedelendiği toplumlarda şiddetin de arttığı bilinen bir gerçektir.
Bir diğer önemli sorun ise cezasızlık algısıdır. Hukukun caydırıcılığını kaybettiği yerde suç cesaret bulur. Fail, işleyeceği suçun ağır sonuçları olacağına inanmadığında vicdanını değil, alacağı cezayı hesaplamaya başlar. “Nasıl olsa kısa bir sürede çıkarım” düşüncesinin toplumda yerleşmesi, yalnızca kadın cinayetlerini değil, bütün şiddet olaylarını besleyen tehlikeli bir anlayıştır.
Peki çözüm nedir?
Öncelikle 6284 sayılı Kanun’un tavizsiz uygulanması gerekir. Koruma kararlarının etkin biçimde denetlenmesi, ruhsatsız silahlanmanın önlenmesi, şüpheli kadın ölümlerinin süratle aydınlatılması ve faillerin hiçbir indirim beklentisine girmeyeceği bir adalet sisteminin oluşturulması zorunludur.
Ancak bunlar da tek başına yeterli değildir.
Asıl mücadele, çocuklarımızı yetiştirirken başlamalıdır. Erkek çocuklarına üstünlük değil eşitlik, güç değil saygı, sahip olmak değil birlikte yaşamak öğretilmelidir. Çünkü kadın cinayetleri yalnızca adliyelerin değil; ailelerin, okulların, medyanın ve toplumun ortak meselesidir.
Özetle;
Kadın cinayetleri artık münferit olaylar değildir. Her biri, hukuk sistemine, eğitim politikalarına, toplumsal değerlerimize ve vicdanımıza yöneltilmiş ağır birer uyarıdır. Kadınları koruyamayan bir toplumun geleceğini güven içinde inşa etmesi mümkün değildir.
Yasaların eksiksiz uygulanması, 6284 sayılı Kanun’un tavizsiz işletilmesi, şüpheli ölümlerin kararlılıkla aydınlatılması ve cezasızlık algısının ortadan kaldırılması artık bir tercih değil, zorunluluktur.
Kadınların yaşamak için mücadele etmek zorunda kaldığı bir ülke, aslında kendi vicdanını her gün biraz daha kaybediyor demektir. Asıl soru artık ‘Kadınlara kim bakacak?’ değil, ‘Toplum olarak vicdanımıza ne zaman sahip çıkacağız?’ sorusudur.
Unutulmamalıdır ki bir ülkede kadınlar korkuyla yaşıyorsa, aslında hiçbir vatandaş tam anlamıyla güvende değildir. Gerçek medeniyet; kadınların öldürülmediği, çocukların şiddeti öğrenmediği ve adaletin herkes için eşit işlediği bir ülke kurabilmektir. Dileğimiz, kadın cinayetlerinin istatistiklerde değil, tarihin karanlık sayfalarında kalmasıdır.