Bir ülkenin ekonomisinin iyiye mi yoksa kötüye mi gittiğini anlamak için bazen uzun uzun ekonomik raporlara ihtiyaç duyulmaz. Çarşıya, pazara, sanayi sitesine, esnafın dükkânına bakmak yeterli olur. Çünkü ekonominin gerçek karnesi, kapanan işyerlerinde, ödenemeyen çeklerde, boş kalan dükkânlarda ve işsiz kalan insanların yüzlerinde yazılır.
Türkiye’de şirketlerin kuruluş ve kapanış rakamları, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) ile Türkiye Esnaf ve Sanatkârlar Konfederasyonu’nun (TESK) verileriyle takip ediliyor. Son açıklanan rakamlar ise ekonominin alarm verdiğini açıkça gösteriyor.
Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı’nın (TEPAV) yayımladığı Perakende Güven Endeksi’ne göre, perakende güveni geçen yılın aynı dönemine göre 18,8 puan birden gerileyerek eksi 8,4 seviyesine düşmüş durumda. Bu rakamlar, ekonominin vitrininin ciddi biçimde çatladığını gösteriyor.
Daha da önemlisi, “Önümüzdeki dönemde işlerim düzelecek” diyen işletmelerin oranı yüzde 7,1’den yüzde 1,5’e kadar gerilemiş bulunuyor. Yani artık sorun sadece bugünün sıkıntısının da ötesinde; insanlar yarından da umudunu kesmeye başladı.
Perakendecilerin yüzde 64’ü işlerinin kötüye gittiğini söylerken, işlerinin arttığını ifade edenlerin oranı yalnızca yüzde 7,9’da kalıyor. Başka bir ifadeyle, ekonomide kazananların sayısı azalırken kaybedenlerin sayısı her geçen gün artıyor.
Avrupa ülkeleri de ekonomik sıkıntılar yaşıyor. Ancak Türkiye’nin yaşadığı güven kaybı ve daralma, Avrupa ortalamalarının çok üzerinde seyrediyor. Bu durum, sorunun küresel gelişmelerle açıklanamayacak kadar derin ve yapısal bir hâl aldığını gösteriyor.
Şirket verileri de aynı gerçeği haykırıyor. Kurulan şirket sayısı geriliyor, açılan işyerleri azalıyor. TESK’in verilerine göre, yılın ilk beş ayında işyerlerini kapanların sayısı 53 bini aşmış durumda.
Her kapanan işyerinin arkasında bir hikâye var.
Bir baba işsiz kalıyor.
Bir anne ev bütçesini nasıl çevireceğini düşünüyor.
Bir genç üniversiteyi bitiriyor ama iş bulamıyor.
Bir esnaf yılların birikimini birkaç ay içinde tüketiyor.
İşte ekonomik krizin gerçek boyutu da sorgulanmaya başlanıyor.
Büyüme rakamlarıyla övünmek kolaydır. Ancak vatandaşın cebine girmeyen, mutfağına yansımayan, çarşıya hareket getirmeyen bir büyümenin toplum nezdinde hiçbir karşılığı yoktur.
Esnaf dükkânını açıyor ama müşteri bekliyor. Sanayici üretmek istiyor ama finansmana ulaşamıyor. Gençler çalışmak istiyor ama iş bulamıyor. Emekliler ise ömürlerinin sonbaharında geçim hesabı yapmak zorunda kalıyor.
Bütün bunlara rağmen hâlâ her şeyin yolunda olduğu söyleniyorsa, ortada ciddi bir gerçeklik sorunu var demektir. Ekonomiyi rakamlarla makyajlamak mümkündür; fakat vatandaşın boşalan pazar filesini, kapanan dükkânını ve tükenen umutlarını makyajlamak mümkün olmuyor.
Bugün yaşadığımız tablo sadece ekonomik bir kriz değildir. Aynı zamanda bir güven, adalet ve gelecek krizidir. Unutulmamalıdır ki, bir ülkede insanlar yarına dair umutlarını kaybetmeye başlamışsa, en büyük iflas bilançolarda değil, toplumun vicdanında yaşanıyor demektir.
Özetle;
Son günlerde binlerce kişiyi istihdam eden ekonomide önemli birçok kuruluşun konkordato ve iflas talebinde bulunduklarını duyuyoruz. Bunların söylenti olarak ortayla dökülmesi bile ekonominin geleceği açısında ciddi sıkıntılara işaret ediyor.
Bugün vatandaşın önüne sürekli büyüme rakamları, ihracat rekorları ve pembe tablolar konuluyor. Ancak sokağın gerçeği bambaşka bir şey söylüyor. Çünkü vatandaş cebindeki paranın her geçen gün eridiğini, esnafın müşteri beklediğini, sanayicinin krediye ulaşamadığını, gençlerin ise gelecek hayallerini birer birer yitirdiğini görüyor.
Çünkü büyümenin meyveleri toplumun tamamına dağılmıyorsa, gelir adaleti her geçen gün daha fazla bozuluyorsa ve insanlar kendi ülkelerinde refahtan pay alamıyorsa, o büyüme rakamlardan ibaret kalmaya mahkûmdur.
Bugün yapılması gereken, rakamlarla algı üretmek değil; üreticinin, esnafın, emeklinin, işçinin ve gencin sesine kulak vermektir. Çünkü çarşıdaki yangın büyürken, vatandaşın feryadını duymayıp her şeyi güllük gülistanlık göstermeye çalışmak, sorunları çözmez; sadece erteler ve daha da büyütür.
Bugün vatandaşın sorduğu soru çok nettir:
“Bu ülke büyüyorsa, neden bu ülkenin insanı küçülüyor?”
Bu soruya samimi ve ikna edici bir cevap verilmediği sürece, açıklanan hiçbir rakam toplumun vicdanında karşılık bulmayacaktır.