Bir ülkenin vatanı yalnızca üzerinde bayrağının dalgalandığı toprak parçasından ibaret değildir. O vatanın ormanı, suyu, denizi, toprağı, zeytinliği ve havası da vatandır. Ne yazık ki biz, yaşadığımız her çevre felaketinin ardından dizlerimizi dövüyor, birkaç gün sonra da yaşananları unutuyoruz. Ta ki bir başka felaket kapımızı çalana kadar...
Yıllar önce çevre ve doğal varlıklarımız üzerine yazdık. Aradan geçen zamana rağmen değişen fazla bir şey olmadığını görmek ise insanı daha fazla düşündürüyor.
Dünyanın birçok ülkesinde devlet, doğal varlıklarını korumak için vatandaşının karşısında dururken; bizde çoğu zaman vatandaş, doğal varlıklarını korumak için devletin karşısında durmak zorunda kalıyor.
Rakamlar yaşanan değişimin boyutunu bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Cumhuriyetin kuruluşundan 2003 yılına kadar geçen yaklaşık 80 yıllık dönemde Türkiye’de 1.168 maden arama ruhsatı veriliyor. 2003-2023 arasındaki 20 yıllık dönemde ise verilen ruhsat sayısı tam 386 bine ulaşıyor.
Dünyada ne kadar bildik ya da bilmediğimiz ülkelerin hemen hemen hepsinden 120 maden arama şirketi ülkemizde madencilik yapmak üzere ruhsat almış. Bu rakamlara yerli maden arama şirketlerimiz dahil değil.
Topraklarımız, ormanlarımız, su havzalarımız, sit alanlarımız ve zeytinliklerimiz...
Bunların her biri yalnızca ekonomik bir değer değildir. Bunlar hayatın kendisidir.
Ancak bugün bu alanların önemli bir bölümü maden arama ve işletme faaliyetlerinin baskısı altında.
Bir ağacı kesmek yalnızca bir ağacı yok etmek değildir. Bir ormanı kaybetmek, suyu kaybetmektir. Suyu kaybetmek, toprağı kaybetmektir. Toprağı kaybetmek ise geleceğimizi kaybetmektir.
Asıl mesele tam da budur.
Kimi, altın, kimi gümüş, kimi bakır, kimi bor, kimi nikel madeni arayan bu yabancı firmaların geldikleri ülkelerde yasak olan teknolojileri kullanmaları ise ayrı bir trajedi. Bu yabancı firmalar, ülkemizde ne bir orman, ne bir göl ne de bir sulamama havzası bıraktılar. Bakın son yıllarda Marmara denizi büyüklüğünde yurdumuzun değişik yörelerinde bulunan 70’e yakın göl kurudu. Meke, Akşehir,Akgöl ve Eber gibi onlarca gölümüz tamamen elden çıktı.
TEMA’nın verileri, meselenin birkaç bölgeyle sınırlı olmadığını gösteriyor.
Konya’dan Balıkesir’e, Çanakkale’den Uşak’a, Kütahya’dan Artvin’e kadar geniş bir coğrafyada maden arama faaliyetleri yürütülüyor.
Üstelik bazı illerde durum gerçekten çarpıcı. Balıkesir, Çanakkale ve Uşak’ın yüzölçümünün yaklaşık yüzde 80’i için maden arama ruhsatı verilmiş durumda. Kütahya’da bu oran yüzde 92’ye kadar çıkıyor.
Bir an durup düşünelim:
Yaşadığınız ilin yüzde 92’sinde maden aranabilecek olsa ne hissederdiniz?
Özetle;
Şimdi başta Kanadalı ve ABD’li firmalar olmak üzere, ülkemizde madencilik yapan şirketlere ve onların yerli ortaklarına başka bir soru yöneltelim:
Doğal varlıklarımızın başında yabancı şirketlerin bulunması mı asıl sorun, yoksa bu şirketlerin hangi koşullarda faaliyet göstermesine izin verildiği mi?
Bence ikinci soru daha önemli.
Çünkü doğanın korunması konusunda ölçümüz, şirketin yerli ya da yabancı olması olamaz. Ölçümüz; hukuka uygunluk, çevrenin korunması, kamu yararı ve gelecek kuşakların hakkı olmalıdır.
Yabancı şirket de olsa, yerli şirket de olsa; hiç kimsenin ülkenin doğal varlıklarını sınırsızca kullanma hakkı olmamalıdır.
Mesela, her biri, kendi ülkelerinde yüzlerce yaşında olan zeytin ağaçlarını, dozerlerle yerle bir edebiliyorlar mı?
Zehirli atıklarını ülkemizde olduğu gibi kafalarına göre depolayabiliyorlar mı?
Çevremiz ve doğal güzelliklerimiz babalarımızdan kalan miras değildir. Onlar bize çocuklarımıza, torunlarımıza verilmek üzere emanet edilmiş varlıklardır.
Çünkü vatana sahip çıkmak sadece topla, tüfekle, silahla olmuyor; vatana doğasıyla, ormanıyla, suyuyla, toprağıyla, deniziyle ve yeraltı-yerüstü zenginlikleriyle sahip çıkmakla oluyor.